
Çeviri: Kesintisiz Faaliyet Çeviri Kolektifi
Caracas’ın 23 de Enero mahallesindeki bir barda yer alan “devrimin galerisi”. Soldan sağa: Fidel Castro, Simón Bolívar, İsa Mesih, Hugo Chávez, Che Guevara, Salvador Allende, Néstor Kirchner. (Eneas De Troya / CC BY 2.0)
Tarihçiler büyük olasılıkla 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya yönelik saldırıyı, devlet başkanının kaçırılmasını ve ülkenin fiilen ele geçirilmesini; dünyanın, ulusötesi bir yangına doğru sürüklendiği bu dönemde, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin kesin biçimde çatladığı an olarak değerlendireceklerdir. ABD-Karayipler merkezli bu girişim; ABD’nin Grönland’ı ele geçirme tehdidini, ABD kentlerindeki ICE suikastlarını, Filistin’de süren soykırımı, Ukrayna ve Sudan’daki savaşları, Nijerya’nın bombalanmasını, Kongo’da kitlesel yerinden edilmeleri ve maden yataklarının gaspını da kapsayan, küresel kapitalizmin dönemsel krizinin daha geniş mantığı içinde yer alıyor. Bu başlıklar, dünyanın dört bir yanında yankılanmaktadır.
Dönemsel kriz anlarında, yaşananları ancak dünya-tarihsel bağlamları içine yerleştirerek anlamlandırabiliriz. ABD’nin dünya kapitalizminin hegemonik dayanağı olarak konumu, dünyanın rekabet eden siyasal ve jeoekonomik merkezlere parçalanmasıyla birlikte uzun süredir gerilemektedir. Buna karşın tüm ülkeler, üretim, finans ve hizmetlerden oluşan tek bir küreselleşmiş sisteme entegredir — ve ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir devlet küresel birikim sürecini tek başına kontrol edemez. Önceki dönemlerde, kapitalist kriz süreçlerinde hegemonik düzenin çözülmesi; siyasal istikrarsızlıklar, yoğun sınıf ve toplumsal mücadeleler, savaşlar ve yerleşik uluslararası sistemde kopuşlarla karakterize edilirdi.
Bugün yeniden dünya ölçeğinde bir çalkantı dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu sürecin kilit dönemeçleri arasında Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali ve Batı’nın buna verdiği radikal siyasal, askerî ve ekonomik yanıt; ayrıca İsrail’in 2023’te Gazze’ye yönelik soykırım saldırısı ve Batı’nın bu saldırıya ortaklığı yer almaktadır. Dünya kapitalizminin büyük krizleri tarihsel olarak devlet meşruiyetinin çözülmesi, yaygın toplumsal çatışma, siyasal altüst oluşlar ve savaşlarla birlikte gelişmiştir. Ancak, daha fazla genişlemenin sosyal ve biyosferik sınırları ve küresel silahların yıkıcı gücü göz önüne alındığında, mevcut kriz diğerlerinden farklıdır. Bu çığır açan kriz, kapitalizmin zaman ve mekân içinde kendini yeniden üretme kapasitesinin geri dönüşü olmayan bir şekilde azaldığını işaret etmektedir. Bu krizin farklı boyutları — ekonomik, sosyal, siyasi ve ekolojik — her yönde çatışmalara yol açan patlayıcı bir karışım halinde bir araya gelmektedir.
Yapısal düzeyde küresel kapitalizm, aşırı birikim, kronik durgunluk ve kâr oranlarında uzun erimli düşüş krizleriyle karşı karşıyadır; bu durum genişleme yönünde yoğun bir baskı yaratmaktadır. Kapitalist sistem doğası gereği genişlemecidir ve kriz döngüleri her zaman şiddetli genişleme dalgalarıyla birlikte yaşanmıştır. Ulusötesi kapitalist sınıf, harcayabileceğinden — hatta yeniden yatırıma yönlendirebileceğinden bile — çok daha fazla servet biriktirmiştir. Bu fazlalıklar için umutsuzca yeni çıkış yolları ve ulusötesi birikim için yeni mekânlar arayan sermaye, savaş, yerinden etme ve baskı yoluyla pazarların ve kaynakların — özellikle enerji ve maden kaynaklarının — ele geçirilmesini içeren yeni bir yağmacı genişleme dalgası başlatmıştır. ABD devleti, Trumpçı biçimiyle ve onun ötesinde “Küresel Trumpizm” olarak adlandırabileceğimiz yapı içerisinde, bu genişleme dalgasının kontrolden çıkmış bir aracı haline gelmiştir.
Ulusötesi sermaye, bu genişlemeyi beslemek için Latin Amerika kırsalına her zamankinden daha derinlemesine nüfuz etmektedir. Toprak ve kaynaklar bu süreçte yağmalanmalı; özerk köylü ve yerli topluluklar ise birer engel olarak görülüp mülksüzleştirilmelidir. Sözde “Uyuşturucuyla Savaş”, uyuşturucuyla mücadeleyle hiçbir ilgisi olmayan, ancak bu servetlere erişmek ve yağmaya karşı direnişi bastırmak için devlet ve paramiliter şiddetin uygulanmasına meşruiyet sağlayan bir bahaneden ibarettir. Gazze soykırımı, egemen sınıfların herhangi bir hukuki düzeni tamamen hiçe sayarak ölüm ve yıkımı nasıl bir cezasızlık içinde serbestçe devreye sokabildiğinin emsalini oluşturmuştur.
İşte ABD’nin Venezuela’yı ele geçirmesi bu daha geniş bağlam içinde anlam kazanmaktadır. Bu hamle, Latin Amerika’ya yönelik disiplin edici bir güç gösterisi olmanın yanı sıra, ülkenin petrol ve maden kaynaklarının gasp edilmesi ve dünya sahnesinde bir güç gösterisi anlamı taşımaktadır. Gelişmekte olan ABD faşist devleti, oyun planının bir parçası olarak sınır ötesi şiddetin mutlak bir küstahlık ve cezasızlık içinde normalleştirilmesini hedeflemektedir. Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, 1823 Monroe Doktrini’ne atıfla bir “Trump Ekleri” ortaya koymuş; ABD askerî gücünün Batı Yarımküre’ye yeniden yönlendirilmesini, kritik kaynaklara erişimin genişletilmesini ve Trump’ın ajandasıyla uyumlu rejimlerin desteklenmesini öncelik haline getirmiştir.
Üçüncü Dünyalaşma ve Küresel Petrol Piyasası
Venezuela bu “Donroe Doktrini”nin ilk kurbanı olsa da, Bolivarcı Devrim’in ne demokratik ne de sosyalist olduğunu not etmek gerekir. Venezuela devleti, siyasal, askerî ve ekonomik elitler tarafından yürütülen bir yağma ve yolsuzluk makinesi olarak işlev görmüştür. Devlet politikaları işverenleri kayıracak biçimde değiştikçe, işçilere yönelik baskı artmış; Çinli ve Batılı ulusötesi sermaye için kurumsal yağmanın kapıları sonuna kadar açılmıştır. Devlet giderek mafyatik nitelikler kazandıkça, farklı Chavista fraksiyonlar iktidar, rant alanları ve yağma hakları üzerinde sert iç mücadelelere girişmiştir. Yeni atanan geçici Devlet Başkanı Delcy Rodríguez ve Ulusal Meclis Başkanı olan kardeşi Jorge Rodríguez’in, İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve Genelkurmay Başkanı Vladimir Padrino López’e karşı üstünlük sağladıkları görülmektedir. Caracas’ta yaşanan müdahalenin ardından “ihanet” suçlamaları havada uçuşmuş; Maduro’nun oğlu “Nicolasito” dahi Associated Press’e göre “hainlerin kim olduğunu tarihin ortaya çıkaracağını” söylemiştir.
Venezuela’yı büyük olasılıkla uzun süreli bir istikrarsızlık ve çatışma dönemi beklemektedir. Ulusötesi yatırımcılar, hidrokarbon ve madenleri çıkarabilmek için güçlü ve uyumlu bir devlete ihtiyaç duymaktadır. 3 Ocak öncesinde CIA’in, Chavismo’nun korunması gerektiği ve geçiş sürecinde Venezuela devletini ve askerî aygıtı bir arada tutabilecek en uygun figürün Rodríguez olduğu yönünde değerlendirme yaptığı bildirilmektedir. Bu yapı, ulusötesi sermaye için yatırım güvenceleri sağlamak ve kitlesel hoşnutsuzluk ile toplumsal protestolar karşısında toplumsal denetimi sürdürmek açısından gerekli görülmüştür. Nisan 2025’ten bu yana Beyaz Saray’la gizli görüşmeler yürüttüğü bildirilen Rodríguez, 5 Ocak’ta geçici devlet başkanı olarak yemin ettikten bir gün sonra Washington’la bir “işbirliği gündemi” üzerinde çalışacağını açıklamıştır.
Latin Amerikalı göçmenler ABD’de faşist devletin hedefi haline gelirken, Venezuela’nın ele geçirilmesi ile ABD iç politikası arasında bir başka kritik bağ daha ortaya çıkmaktadır. Küresel kriz derinleştikçe, zengin ülkelerde bir dönem en ağır sömürü biçimlerinden görece korunmuş olan işçi sınıfları “üçüncü dünyalaşma” sürecine girmektedir. Bu süreçte yaşam standartları hızla düşmekte; işsizlik, güvencesizlik ve yoksullaşma, Küresel Güney’deki sınıf kardeşlerinin koşullarına benzemektedir. Daha geniş çerçevede, bu üçüncü dünyalaşma süreci ABD’nin Venezuela petrolünü ele geçirme hamlesini anlamak açısından hayati önemdedir.
1974’te, Washington altın standardını terk ettikten üç yıl sonra, ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan Petrodolar Anlaşması, küresel petrol piyasasında dolar cinsinden fiyatlamayı getirdi. Yarım asır boyunca petrolün yalnızca ABD doları üzerinden fiyatlandırılması, dünyanın geri kalanını petrol alıp satarken ABD para birimini kullanmaya zorladı; bu da doları küresel ticaret ve yatırımın rezerv parası haline getirdi. Bu durum Washington’a muazzam bir siyasal ve ekonomik güç sağladı; ABD Hazinesi, dolar basarak ve küresel yatırımcılar tarafından kapışılan trilyonlarca dolarlık tahvil ihraç ederek açıklarını finanse edebildi. Petrodolar düzeni, böylece ABD iç ekonomisini ayakta tuttu, ulusal yaşam standartlarını destekledi ve iç toplumsal düzeni istikrara kavuşturdu.
Ancak ABD-Suudi Arabistan anlaşması 2024’te sona erdi ve Suudiler bunu yenilemedi. Aksine, BRICS bloğu ve diğer ülkeler giderek ABD doları dışındaki para birimleriyle ticareti artırdı; küresel petrol piyasası da yavaş ama istikrarlı biçimde doların tek hâkim olduğu karakterinden uzaklaşmaya başladı. Doların küresel finans piyasalarındaki hegemonyasının sonu, ABD siyasal ekonomisinin tamamını istikrarsızlaştırma, hiper enflasyonu tetikleme ve ABD’de yaşam standartlarını dramatik biçimde düşürme potansiyeli taşımaktadır — ki bu koşullar, yaygın siyasal ve toplumsal huzursuzlukları beraberinde getirecektir.
3 Ocak’ta Venezuela’ya yönelik saldırı ve petrolün ele geçirilmesi, petrodolar düzenini uluslararası şiddet, korsanlık ve dolandırıcılık yoluyla ayakta tutmaya yönelik çıplak bir girişimden başka bir şey değildir.
Küresel Polis Devleti
Küresel petrol piyasası Karayipler’deki bu hikâyenin bir parçasıysa, diğer bir parça da yapay zekâ (YZ) öncülüğündeki yeni dijital teknolojilerin küresel ekonomi ve toplumdaki merkezi rolüdür. Bu teknolojiler ve onları kontrol eden milyarderler, dünya çapında radikal bir yeniden yapılanma ve dönüşüm sürecini sürüklemektedir. Büyük teknoloji şirketleri, dijitalleşmiş küresel kapitalizmin tüm ekosistemini kontrol etmekte; bu da teknoloji sermayesine muazzam bir yapısal güç kazandırmakta ve bu güç faşist devlet aracılığıyla doğrudan siyasal iktidara dönüştürülmektedir. Yeni dijital teknolojiler, YZ devrimini beslemek için ABD’de ve dünya genelinde devasa veri merkezlerinin inşasını gerektirmekte; bu da elektrik talebinde muazzam artışlar yaratmakta ve lityum ile kobalt gibi kritik minerallerin ve enerji kaynaklarının ele geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Küresel kapitalizmin krizi derinleştikçe, siyasal iktidar sertleşmekte ve toplumsal çözülme yayılmaktadır. Küresel eşitsizlik ve yoksunluk düzeyleri, ahlaki açıdan mide bulandırıcı boyutlara ulaşmış ve her yerde çatışmaları körüklemiştir. Artan eşitsizlik, yoksullaşma ve güvencesizlik; devlet meşruiyetini aşındırmakta, ulusal siyasal sistemleri istikrarsızlaştırmakta, elit denetimini tehlikeye atmakta ve otoriter, diktatoryal ve faşist yönetim biçimlerine yönelimi güçlendirmektedir. Egemen gruplar bugün ciddi bir toplumsal denetim kriziyle karşı karşıyadır ve bu durum birçok ülkeyi otoriterliğe ve yeni-faşizme sürüklemektedir. Devletlerarası ve sivil savaşların, kalıcı siyasal çalkantıların ve açık kaosun damga vurduğu bir döneme doğru ilerlemekteyiz.
Bu bağlamda, ABD’nin Venezuela’ya saldırısı; savaşın ve ulusötesi toplumsal denetim ile baskı sistemlerinin, küresel ekonomi ve toplumun tamamı açısından giderek daha merkezi hale geldiğini göstermektedir. ABD’nin Karayipler’i askerîleştirmesiyle, devlet ordularını aşan bir küresel polis devletinin genişlemesi açıkça gözler önüne serilmektedir. Dijitalleşme, devletlerin gözetim ve denetim kapasitesini muazzam ölçüde artırmış; savaşın kendisi dahi dijitalleşmiştir. Küresel polis devleti, egemen sınıflar için üçlü bir işlev görmektedir. Birincisi, kapitalist devletlerin derin meşruiyet krizleri, kitlesel hoşnutsuzluk ve yaygın direnişle karşı karşıya olduğu bir dönemde toplumsal denetim ve baskı aracıdır. İkincisi, Kongo’dan Burma’ya, Filistin’den Ekvador’a ve şimdi Venezuela’ya kadar, kaynakların gaspının önünde duran devletlere saldırarak ve toplulukları yerinden ederek yeni birikim alanları açmanın aracıdır. Üçüncüsü ise savaş, denetim ve baskı sistemlerine yapılan yatırımlar, birikmiş sermaye fazlalarını eritmek için giderek daha önemli bir çıkış yolu sunmaktadır.
Bu nedenle, Trump 8 Ocak’ta ABD askerî bütçesini 2026 için öngörülen 901 milyar dolardan 1,5 trilyon dolara çıkarma niyetini açıkladığında savunma hisselerinin fırlaması şaşırtıcı değildir. Aynı şekilde, özel, kâr amacı güden göçmen toplama kamplarını işleten iki önde gelen şirket olan CoreCivic ve GEO Group’un hisseleri, Trump’ın göçmenlere karşı savaşı genişletmesi ve göçmen karşıtı bütçeyi 170 milyar dolara çıkarmasıyla birlikte yükseldi. Dünya genelinde askerî harcamalar, sivil ekonomideki kronik durgunluk ve kasvetli sanayi manzarası eşliğinde hızla artmaktadır. Havacılık ve savunma hisselerinin değeri patlama yaşamış; bu hisseler son on yıllarda S&P 500’ü geride bırakmıştır. Aynı zamanda, savaş ve baskı amacıyla dijital teknolojilere yönelen teknoloji şirketleri için devasa yeni yatırımlar yapılmaktadır.
Latin Amerika’da Brezilya, Bolivya, Meksika ve Venezuela orduları yüzyılın başından 2020’lere kadar iki katına çıkmıştır. Orta Amerika orduları yüzde 20 büyürken, Kolombiya’nın ordusu dört katına çıkmış; bölgenin geri kalanında ise silahlı kuvvetler ortalama yüzde 35 oranında genişlemiştir. Bu askerîleştirilmiş birikim ve baskı yoluyla birikim, faşizmin siyasal ekonomisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Uzun süreli durgunluğa saplanan küresel ekonominin közlerine yeni odunlar atarken, devletler içinde ve arasında gerilimleri daha da tırmandırmaktadır. Venezuela, bu nedenle kalıcı küresel savaşlar çağının ürkütücü bir habercisidir.
II. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan “kurallara dayalı” uluslararası düzen, ABD’nin hegemonik dayanak olduğu ve birkaç on yıl süren bir refah döneminin yaşandığı savaş sonrası küresel güç dengesini yansıtıyordu. Ancak küresel ekonomi yeni merkezlere doğru kaydıkça ve sistem özellikle 2008 küresel finansal çöküşünün ardından derin bir yapısal krize girdikçe, bu düzen giderek anakronik hale geldi. Venezuela’ya yönelik saldırı, bu düzenin ölüm çanını çalmaktadır. Nitekim Trump 8 Ocak’ta ABD’yi 60’tan fazla uluslararası örgütten çekti. New York Times’a verdiği bir röportajda “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diyen Trump, dünyada kendisini sınırlayan tek şeyin “kendi ahlakı” olduğunu iddia etti.
Bu doğru değildir. Küresel Trumpizm’i ve temsil ettiği kriz içindeki sistemi dizginleyebilecek tek güç, aşağıdan gelen kitlesel direniştir — küresel işçi sınıfının ve halk sınıflarının direnişi. Bizim direnişimiz.
Kaynak: https://nacla.org/global-meaning-us-attack-venezuela/
Not: Kesintisiz Faaliyet, çevirisini yayınladığı makalelerde aktarılan tüm görüşleri benimsemek zorunda değildir. Amacımız ilginç veya faydalı olabileceğini düşündüğümüz çeşitli görüşleri/perspektifleri paylaşmaktır.
