
“Hayata Dönüş” Katliamı: Tecrit, Cezasızlık, Zamanaşımı
Güçlü Sevimli ile Söyleşi
25 yıl önce bugün, F tipi hapishanelere ve tecrit uygulamasına direnen tutsaklara yönelik olarak, 20 cezaevinde eşzamanlı biçimde gerçekleştirilen ve “Hayata Dönüş Operasyonu” olarak adlandırılan saldırılarda onlarca devrimci tutsak katledildi, yüzlercesi ağır yaralandı.
Katliama ilişkin açılan davanın 17 Kasım 2025’te görülen karar duruşmasında ise tüm sanıklar hakkında zamanaşımı kararı verildi.
Katliama giden süreci, sonrasında yürütülen hukuk mücadelesini ve verilen zamanaşımı kararını; davanın avukatlarından Güçlü Sevimli ile konuştuk.
– 19 Aralık’a giden süreci ve Katliam’dan önce yaşananları değerlendirebilir misiniz?
Güçlü Sevimli: Devlet, 19 Aralık sürecinden çok önce ceza infaz modelini köklü biçimde değiştirmeyi ve tecrit merkezli bir hapishane sistemine geçmeyi hedefliyordu. Ancak o dönemde elinde bu modele uygun hapishaneler yoktu.
1999 yılına gelindiğinde, ABD ve AB’nin siyasi onayı ve desteğiyle, mayıs ayında 6 adet F tipi hapishanenin inşası tamamlandı. Bu aşamadan sonra F tipi infaz modeli ülke gündemine taşındı. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün bu hapishaneleri basına gezdirmesi ve modelin artık yürürlüğe gireceğini açıklamasıyla süreç fiilen başlamış oldu.
Hapishanelerde bulunan siyasi tutsaklar, 20 Ekim 2000 tarihinde F tipi hapishanelere karşı açlık grevi eylemine başladı. 19 Kasım 2000’de ise açlık grevleri ölüm orucuna dönüştürüldü. Ocak 2000 ile operasyon tarihi olan 19 Aralık 2000 arasında her ne kadar kısa bir zaman dilimi bulunsa da, bu süreçte hem hapishane içinde hem de dışında son derece yoğun gelişmeler yaşandı. F tiplerine karşı kamuoyunda kısa sürede güçlü bir itiraz dalgası oluştu.
9 Aralık 2000 tarihinde Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, F tiplerine geçişin süresiz olarak ertelendiğini açıkladı. Bunun ardından Bayrampaşa Hapishanesi’nde bulunan siyasi tutsakların temsilcileri ile Adalet Bakanlığı tarafından görevlendirilen heyetler arasında aralıksız görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler 18 Aralık 2000 tarihine kadar sürdü.
Ancak 18 Aralık’ta Hikmet Sami Türk, görüşmelerin sona erdiğini ve F tiplerine geçileceğini kamuoyuna duyurdu. Ertesi gün, 19 Aralık sabahı saat 04.30’da ise 20 ayrı hapishaneye eşzamanlı operasyon düzenlendi.
2001 yılının başında, Bayrampaşa Hapishanesi’nde 18 Aralık öncesinde yapılan görüşmelerin bir tutuklu yakını derneği (TAYAD) tarafından yayımlanması ve ilerleyen yıllarda dava dosyalarına giren belgelerle birlikte anlaşıldı ki, bu görüşmeler devlet açısından büyük ölçüde göstermelikti. Amaç, süreci oyalamak ve zaman kazanmaktı. Nitekim görüşmelerin henüz yeni başladığı 12 Aralık 2000 tarihinde dahi, askeri birlikler operasyon yapılacak hapishanelerde çoktan görevlendirilmişti.
Bu duruma dönemin Fazilet Partisi Milletvekili Mehmet Bekaroğlu da dikkat çekmiş, basın karşısına çıkarak “Adalet Bakanı bizi kandırdı, kendisini istifaya davet ediyorum” açıklamasını yapmıştı.
– Hukuki süreci takip etmek için kurulan avukat komisyonundan ve davanın açılış sürecinden bahsedebilir misiniz?
G.S.: Her ne kadar operasyon 20 ayrı hapishanede gerçekleştirilmiş olsa da, yargı süreci oldukça sınırlı sayıda cezaeviyle ilgili yürütülmüştür. Özellikle belirtmek gerekir ki açılan davaların büyük bir kısmı, operasyon günü ölümden kurtulan siyasi tutsakların “isyan çıkarma” ve “kamu malına zarar verme” suçlamalarıyla yargılandıkları dosyalardır.
Operasyonlara dair askerlerin sanık olarak yargılandığı davalar ise özellikle Bayrampaşa, Ümraniye ve Çanakkale hapishaneleri bakımından öne çıkmıştır. Avukat Komisyonu, bu kapsamda öncelikle Bayrampaşa Hapishanesi’ne ilişkin olarak siyasi tutsakların yargılandığı davaları takip etti. Bu davaların tamamı zamanaşımı kararıyla sonuçlandı.
Askerlerin yargılandığı ve kabul edilemez biçimde on yıl geciken dava ise, 2010 yılında Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yalnızca 39 er hakkında açıldı. Komisyon’un yoğun çabaları sonucunda 2015 yılında ikinci bir iddianame düzenlendi ve bu kez 157 rütbeli asker hakkında dava açıldı. Bu dosya da Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dosyayla birleştirildi.
Bu noktada ayrıca önemli bir hususu vurgulamak gerekir: 2010 yılındaki ilk iddianameyi hazırlayan savcı, görevi ihmal suretiyle kötüye kullanma suçundan yargılandı. Dönemin Eyüp Cumhuriyet Savcısı Ali İhsan Demirel, soruşturmayı on yıl boyunca bekleterek akamete uğrattığı gerekçesiyle dava avukatları tarafından HSYK’ya şikâyet edildi. Bu şikâyet sonucunda savcı hakkında dava açıldı ve ilk derece mahkemesinde bir yıl hapis cezasına hükmedildi. Ancak karar, Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından bozuldu ve savcı beraat etti.
– Dava sürecinde kırılma noktası olarak değerlendirilebilecek gelişmeler nelerdi?
G.S.: “Hayata Dönüş” olarak adlandırılan katliamla ilgili askerlerin yargılandığı dava, ülkedeki kamu görevlilerinin yargılandığı diğer davalarla büyük ölçüde benzer bir seyir izledi. Cezasızlık politikasının farkında olarak, sanıkların hak ettikleri cezaları almayacaklarını başından beri öngörüyorduk. Ancak bu tür davaların en önemli yönlerinden biri, yargılama süreci sayesinde katliama ilişkin gerçeklerin ve kritik belgelerin ortaya çıkmasıdır.
Bu açıdan Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılama, katliama dair birçok önemli bilgi ve belgenin dosyaya girmesini sağladı. Özellikle operasyon planı olan “TUFAN Harekât Planı”nın dava dosyasına girmesi ve dönemin Jandarma Genel Komutanı Alp Yalman ile İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın da aralarında bulunduğu bazı üst düzey komutan ve bürokratların tanık olarak dahi olsa mahkeme huzuruna çıkarılabilmesi, önemli kırılma anlarıydı.
– F tiplerine geçilmesinin önündeki direnişi kırmak için gerçekleştirilen bu katliamın devamı olarak bugün “kuyu tipi” hapishanelerle karşı karşıyayız. Bu modeli nasıl değerlendiriyorsunuz? Hukuki bir dayanağı var mı?
G.S.: Kuyu tipi hapishaneler, F tipi hapishanelerin devamı niteliğindedir; ancak tecrit ve izolasyonun çok daha ağır ve sert biçimde uygulandığı mekânlardır. Bu hapishanelerin mevzuat altyapısı da son derece zayıftır.
Tutuklu ve hükümlülerin büyük bir kısmı tek kişilik hücrelerde tutulmaktadır. Bu uygulama açıkça 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 25. maddesine aykırıdır. Anılan maddeye göre, yalnızca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan hükümlüler tek kişilik hücrede tutulabilir.
Bu kanuna ve Disiplin Cezaları Yönetmeliğine göre tutuklu ve hükümlüler ancak “tek başına hücrede kalma” disiplin cezası aldıklarında tek kişilik hücreye konulabilirler ve bu cezanın süresi de 20 günü geçemez. Dahası, bu disiplin cezası yargısal denetime tabidir; infaz hâkimliği ve ağır ceza mahkemesine itiraz yolu açıktır.
Kuyu tipi hapishanelerde ise bu durum fiilen ortadan kaldırılmış, tek başına hücrede kalma hali süreklileştirilmiştir. Böylece tutuklu ve hükümlülere mevzuata aykırı biçimde, süresiz bir “tek başına hücrede kalma” cezası uygulanmaktadır. Buna karşılık, kuyu tipi hapishanelere karşı siyasi tutsakların açık grevi ve ölüm orucu eylemleriyle direnişini sürdürdüğünü de görüyoruz.
– Son olarak karar duruşmasını ve verilen zamanaşımı kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?
G.S.: Karar duruşmasında müdahil avukatlar olarak dosyadaki tüm delilleri kapsamlı biçimde değerlendiren ayrıntılı bir esas ilişkin beyanda bulunduk. Verilen zamanaşımı kararı ise hukuken asla kabul edilemez.
Kanaatimize göre, sanık askerler bakımından Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre dahi dosya henüz zamanaşımına girmemiştir. Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine verdiği kararlar da bu konuda son derece açıktır. AİHM; Abdülsamet Yaman/Türkiye, İzci/Türkiye ve Yeter/Türkiye kararlarında, kamu görevlilerinin yargılandığı davalarda etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmemişse, salt zamanaşımı gerekçesiyle dosyaların düşürülemeyeceğini açıkça belirtmiştir.
Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılama tam da bu duruma örnektir. Dosya savcılık aşamasında on yıl bekletilmiş, mahkeme ise yılda yalnızca iki duruşma yaparak zamanaşımı tartışmasının önünü açmıştır. Bu nedenle verilen karar açıkça hukuka aykırıdır.
Ayrıca yargılamaya konu operasyon, insanlığa karşı suç kategorisine girmektedir. Bildiğiniz gibi, insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı işlemeyecektir. Türkiye her ne kadar Roma Sözleşmesi’ni imzalamamış ve buna bağlı olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul etmemiş olsa da Roma Sözleşmesi insan hakları hukukunun temel kaynakları arasındadır. Bu bakımdan da zamanaşımı kararı uluslararası sözleşmelere de aykırıdır.
Son olarak, mahkemenin zamanaşımı kararını dayandırdığı gerekçe de hukuken sorunludur. Mahkeme, Ümraniye Hapishanesi’ne ilişkin davada verilen zamanaşımı kararını emsal almıştır. Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi kararını “Hayata Dönüş” katliamının bir başka ayağı olan Ümraniye Hapishanesi’yle ilgili sanık olarak yargılanan askerlerin davasındaki zamanaşımı kararına dayanmıştır. Her ne kadar Ümraniye Hapishanesi’ndeki operasyon da “Hayata Dönüş” operasyonun bir parçası olsa da yaşanılanlar farklıdır, sanıklar farklıdır, her iki dosya arasındaki sevk maddeleri de farklıdır. Bu gerekçe hukuka aykırı, isabetsiz ve yanlıştır. Zamanaşımı konusu her bir olayın kendi içerisinde, sanıklara ve sevk maddesine göre ayrı değerlendirilmelidir. Bu yönüyle Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı, ülkedeki cezasızlık politikasına yeni bir halka eklemiştir.
