Hukuk ve Sermaye: Yuları Gevşetmek – Nisan Sur

19 Mart 2025’ten beri başta İstanbul olmak üzere tüm ülkenin gündemini etkileyen siyasi gelişmeler, mevcut hukuk sisteminin çürümüşlüğünü, bu duruma pek de alışkın olmayan bir kitle için daha da görünür hale getirdi. Devrimcilerin on yıllardır maruz kaldığı zulüm ve tutsaklıkların en önemli aracı olan hukuk sistemi, artık iktidar blokları arasındaki savaşta giderek daha fazla kendine yer buluyor. AKP iktidarının en başından itibaren rakiplerini elemek için ustaca kullandığı yargı erki, 2015’teki Fethullah Gülen ile AKP arasındaki çekişmenin doruğa ulaştığı darbe girişimi sonrası tamamen AKP ve MHP kadrolarının eline geçti. Liyakat, emek ve mesleki onur gibi, liberal sistemin bile sahip çıktığı etik kavramlarının dahi meşruiyetinin kalmaması, hukuk sisteminin tamamen saray faşizmi etrafında kümelenen güçlerin tekelinde olması, halk nezdinde de yargı süreçlerine güvenin ortadan kalkmasına sebep oldu. Bu durum, modernleşme sürecinin en temel yanılgılarından biri olarak vatandaşla devlet arasındaki zımni sözleşmeyi koruduğu iddia edilen hukuk sisteminin, Walter Benjamin’in ustaca ortaya koyduğu gibi[1] şiddet ve iktidar ile doğrudan ilişkisini gözler önüne sermek için bir potansiyel tartışma alanı yarattı. Ama bu potansiyel, AKP karşıtlığı gibi kısır bir paradigmaya hapsolmak tehdidi altında.

 

Yukarıdan gelen talimatlarla işleyen mahkemeler, haksızlıklar ve hukuksuzluklar bir yana, mantık hatalarıyla dolu iddianameleri ve kararnameleri üreten yargı süreçleri, toplumun bu iktidara güvensizliğini artırıyor. Bu bir gerçek. Ancak mevcut durumun sadece AKP iktidarıyla sınırlı olmadığı; meselenin kapitalist sistemin kendisiyle doğrudan ilişkili olduğunu açığa vurmak devrimcilerin görevi. Hukuk, sermayenin egemenliğini pekiştirerek üretim araçlarının denetimini ve emekçi sınıfların sömürüsünü mutlaklaştıran bir araç olduğu kadar; aynı zamanda iktidarın sözünü kuran ve ona meşruiyet yaratan özerk bir alan. Bu açıdan Sanayi Devrimi’nde dokuma başta olmak üzere hızla büyüyen birçok sanayi alanında ölesiye çalışan çocukların omuzlarında büyüyen ve en büyük emperyalist devletlerden biri olan İngiltere ile yeterince hızlı çalışmadığı için 2025 yılında öldürülen, kendi gibi milyonlarca ucuz iş gücü sağlayan arkadaşı sayesinde Türkiye devletinin çarklarının dönmesini sağlayan çocuk işçi Eyüp Can Güner arasındaki çizgi düşünüldüğünden çok daha yakın.  Mülteci çocuklar, mevsimlik tarım işçisi çocuklar, MESEM’lerdeki çocuklar, kısaca yoksul, emekçi çocukları, sermaye hammaddesi olarak kapitalizmi yaşatmaya devam ediyor. Bir çocuğun çalışma performansı üzerinden öldürülmesi vicdanları –  haberin duyulduğu anla sınırlı olarak- rahatsız ederken; çalışmasının kendisi normalleştiriyor. Çünkü emek sömürüsü yasal, öldürme ise yalnızca devlete mahsus. Bir anne ya da baba, çocuğunun çalışmak zorunda kalmayacağı, nitelikli bir eğitim alabileceği, konforlu bir eve sahip olabileceği, zehirsiz gıda tüketebileceği bir yaşama sahip olabilmesi için hukuk sistemine başvuramaz. Çünkü hukuk hiçbir çocuğa bunları bir hak olarak vermiyor; aksine “aile çok çalışırsa bunları çocuğuna alabilir” aldatmacasıyla kapitalist sistemi körüklüyor.

 

Örgütlü kesimler için bu adaletsiz durumun ideolojik bir açıklaması varken; örgütsüz kitleler için bu hukuksuzluk hali, bireysel çıkarlar için diğerinin haklarını yok saymaktan, kendi adaletini bireysel olarak uygulamaya giden bir yelpazede ciddi sonuçlar doğuruyor. Sokakta akranı tarafından öldürülen Ahmet Minguzzi cinayeti, hukuk sisteminin yetersizliğini bir kez daha göstermiş; öldürülen çocuğun annesini bir intikam arayışıyla çocuk haklarını ortadan kaldıracak hukuki düzenlemelerin öncüsü haline getirmiştir.[2] Bu tartışma sırasında çokça dile getirildiği gibi Rakel Dink’in sözleriyle “bir bebekten katil yaratan”[3] sistemi ortadan kaldırmak, bu sistemi karşımıza almak, elbette ki kolay bir iş değil. Ancak çocuk gelinlerin, çocuk annelerin, çocuk iş cinayetlerinin, mülteci çocuk ölümlerinin ve devlet dersinde öldürülmüş Kürt çocuklarının anavatanında, çocuğu çocuk olarak kabul etmekten vazgeçmek, sermayenin ve rotatif karakteriyle ihtiyacı olan her yere saldırarak sermayeyi besleyen faşist iktidarların ağızlarındaki yularlardan birini daha gevşetmekten başka işe yaramayacak.

 

Çünkü yukarıda sayılan baskıcı özelliklerinin yanı sıra hukuk, kendinden hızlı giden neoliberal ve otoriter düzenlemelere karşı geçici bir yavaşlatıcı da olabiliyor. Yargı sistemi, kapitalizmin ve faşizme varana dek tüm otoriter devlet uygulamalarının sınırlarını kollayan ve bu sınırları aşanları ibret-i alem olacak şekilde cezalandıran bir araç olmakla beraber; 1990’lardan itibaren etkisini göstermeye başlayan neoliberal dalgaya karşı toplumsal hareketlerin destek aldığı, piyasalaşmanın önüne set çeken bir alan da olabilmişti. 2010’lara kadar takip edilen bu süreç, ÇHD ve ÖHD’de örgütlü birçok sosyalist avukatın, toplumsal hareketlerin sözcüsü olduğu bir direniş pratiği ortaya çıkarmıştı. Madenci cinayetlerinden HES’lere karşı mücadeleye, kadın cinayetlerinden kentsel kamusal alanların savunusuna birçok direniş, sokaklar kadar adliye salonlarını da kendine yer etmişti. 2020’lere geldiğimizde tutsak edilen sosyalistlerin arasında bu kadar çok avukat olması, bir tesadüf değil.

 

Avukatların direniş hattına saldırı, savaş sonrası Avrupasında benimsenen ve 1940’lardan 2020’lere kadar “modern” devletlerin başucu rehberi olarak kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin savunulmasının dahi eleştirilerin hedefi olacağı bir hatta ilerlemiştir. İbrahim Kaboğlu’nun Anayasanın insan hakları lehine değiştirilmesinin olumlu olacağı görüşü linçlendi; “Basın mensuplarının çatışma bölgelerinde hedef alınmasının Uluslararası İnsancıl Hukukun ve Cenevre Sözleşmesi’nin ihlali niteliğinde” olduğunu belirten İstanbul Barosu, Roma Statüsü’ne atıfta bulunarak “savaşa taraf olmayan sivillerin hedef alınmasının savaş suçu olduğunu” bildirdiği için[4] Baro yönetimi açığa alındı. İki meselenin de altında yatan Kürt düşmanlığı, modern anlaşmaları çöp haline getirdi. Yeniden Minguzzi cinayetine döndüğümüzde, suça sürüklenen çocuklar kavramına ve çocuk haklarına sahip çıkan hukukçuların linçlenmesi de benzer bir biçimde liberal anlaşmaların meşruluğunu yitirdiğini gösteriyor. Bu meşruiyet kaybı sadece Türkiye’yle sınırlı değil. Göçmen krizinden İsrail’in Filistin’e yönelik soykırımına, kimin insan sayılacağı ve – Judith Butler’ın deyişiyle[5] – kimin yasının tutulabileceği hiç olmadığı kadar net açık bir eşitsizlik halini aldı. Herhangi bir insanın “insan” olmadığı, sadece bazılarının “insan” olabileceğine dair yüzyıllardır var olan ama derinlerde saklanan kabul açığa çıktı ve liberalizmin o meşhur “insan” kategorisini eritti. Ama unutmayalım, liberalizmin meşruluğunu yitirdiği anlar, emekçiler için keskin bir virajı muştular: Bir yanda faşist sermaye rejimi, diğer yandaysa sınıfsız bir toplumu var edecek radikal devrimci dönüşüm çağrısı.

[1] Benjamin, W. (2010), Şiddet Üzerine. İçinde: Aykut Çelebi (Ed.), Şiddetin Eleştirisi Üzerine (s. 19-42). İstanbul: Metis Yayınları.

[2] https://tr.euronews.com/2025/07/21/yasemin-minguzzi-hala-cocuklar-olduruluyor-yasa-neden-degismiyor

[3] Rakel Dink’in Hrant Dink’e mektubu için https://bianet.org/haber/sevgiliye-mektup-90620

[4] İstanbul Barosu’nun paylaşımı için bkz. https://t24.com.tr/haber/istanbul-barosu-na-teror-orgutu-propagandasi-iddiasiyla-sorusturma-baslatildi-,1204562

[5] Butler, J., & Ertür, B. (2005). Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü. Metis Yayınları.