
Çeviri: Kesintisiz Faaliyet Çeviri Kolektifi
Yüzyılı aşkın bir süredir Orta Doğu, modern dünya düzeninin şekillenmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Bugün bölge, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı konumundadır. Bölgenin sahip olduğu muazzam rezervler, fosil kapitalizmin yükselişini ve süregiden iklim krizinin biçimlenişini derinden etkilemiştir. Ancak Orta Doğu petrolünün önemi, yalnızca bir enerji kaynağı olmanın çok ötesine uzanır. Bu petrolün yarattığı zenginlik, küresel silah ticaretinin ve modern finansal sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu dinamikler, Ortadoğu’yu Batı güçlerinin ama özellikle de ABD’nin, sürekli odak noktası haline getirmiştir. Fosil kapitalizme karşı yürütülen mücadelenin neden Orta Doğu’daki adalet mücadelelerinden ayrı düşünülemeyeceğini anlayabilmek için, son yüzyıl boyunca petrol, militarizm ve emperyalizmin nasıl iç içe geçtiğini incelemek gerekir.
Avrupa Fosil İmparatorluğu
Bu düzenin kökleri 20. yüzyılın başlarına uzanır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle birlikte Britanya ve Fransa, Orta Doğu’yu etki ve kontrol alanlarına ayırdı. Bu paylaşımda petrol önemli bir etkendi: Bölgedeki petrol rezervleri hem boldu hem çıkarılması ucuzdu hem de Avrupa’ya coğrafi olarak yakındı. Bu petrolün çıkarılması birkaç Avrupalı şirketin elindeydi; bu şirketler sömürge yönetimleri tarafından ayakta tutulan yerel monarşilere son derece düşük miktarda imtiyaz payı (royalty) ödüyorlardı. O dönemde Amerikan petrol şirketlerinin bölgede hemen hiçbir varlığı yoktu.
Her ne kadar kömür, sömürgeci yönetimin bu ilk dönemlerinde hâlâ dünyanın baskın fosil yakıtı olmayı sürdürse de petrol özellikle savaşın yürütülmesi açısından giderek daha önemli hâle geliyordu.[1] 1914 yılında Winston Churchill, İran’daki petrol rezervlerinin Britanya donanmasını kömürden petrolle çalışan gemilere geçirme planı açısından “hayati” olduğunu ilan etmişti. Petrolle çalışan gemiler çok daha hafif, daha hızlıydı ve hantal kömür depolarına ihtiyaç duymadıkları için ek silahlar ve mürettebat taşıyabiliyorlardı. Britanya donanmasının petrole geçişindeki bu stratejik dönüşüm, Britanya’nın Orta Doğu’daki sömürgeci hâkimiyetine doğrudan bağlıydı. O dönemde İran’daki petrol çıkarımı ve arıtılması, Britanya hükümetine ait Anglo-İran Petrol Şirketi (Anglo-Persian Oil Company) adlı şirket tarafından yürütülüyordu.[2] Bugün bu şirketi BP adıyla biliyoruz.
İki Geçiş: Enerjide Kömürden Petrole, Egemenlikte Avrupa’dan Amerika’ya
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından küresel enerji sistemi, temel fosil yakıt olarak kömürden petrole kesin biçimde kaydı (ancak bu geçiş kömür tüketiminin azaldığı anlamına gelmiyordu; kömür kullanımı artmaya devam etti ve 2024’te tarihî zirvesine ulaştı). Bu enerji dönüşümü, savaşın yıprattığı Batı Avrupa devletlerinin yerini alan Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın başlıca gücü hâline gelmesiyle yakından bağlantılıydı. Avrupa’nın aksine, ABD geniş yerli petrol rezervlerine sahipti ve Amerikan petrol şirketleri uluslararası üretimde baskın konumdaydı.
Orta Doğu, bu küresel fosil yakıt geçişinde kilit rol oynadı. Petrol talebinin hızla artmasıyla Washington, yurt içindeki fiyatları artırabilecek ihracat baskılarından kendi rezervlerini korumaya çalıştı. Bu nedenle Marshall Planı, Avrupa’nın enerji gereksinimlerinin öncelikle dış kaynaklardan — özellikle Orta Doğu’dan — karşılanmasını şart koştu. Orta Doğu petrolü ucuzdu, boldu ve taşınması kolaydı. Marshall Planı kapsamında en fazla harcama yapılan kalem petroldü — ve bu petrolün büyük kısmı Orta Doğu’dan geliyordu.[3] Dolayısıyla, savaş sonrası Batı Avrupa’daki kömürden petrole geçiş, en az Avrupa’ya ait olduğu kadar Orta Doğu’ya ait bir gelişmeydi.
Bu dönemde gerçekleşen iki iç içe geçmiş geçiş — kömürden petrole geçiş ile Avrupa merkezli düzenin çözülüp yerini ABD merkezli bir düzene bırakması — aynı zamanda Orta Doğu’daki eski Avrupa denetiminin zayıflamasıyla eşzamanlıydı.[4] Sömürge karşıtı ve Arap milliyetçisi hareketler bölgede yükseliyordu; özellikle Mısır’da, Britanya destekli monarşi Kral Faruk, 1952’de halkın sevdiği genç bir subay olan Cemal Abdülnasır’ın önderliğinde devrildi. Nasır’ın zaferi, bölge genelinde yeni bir özgürlük ve sosyal adalet dalgası yarattı; politik hareketler, petrol kaynaklarının millîleştirilmesini ve bu servetin sömürgeciliğin mirasını tersine çevirmek için kullanılmasını talep ediyordu.
Britanya ve Fransa’nın politik nüfuzu zayıfladıkça, Amerika Birleşik Devletleri Orta Doğu’da baskın dış güç olma konumunu sağlamlaştırmaya yöneldi. Washington’un bu ilerleyişi iki büyük ittifak üzerine inşa edildi. Bunlardan ilki Suudi Arabistan’la kurulan ittifaktı. 1940’lar ve 1950’ler boyunca Amerikan petrol şirketleri Suudi petrol üretiminin tamamını kontrol eder hâle gelmişti. Ancak Suudi Arabistan, radikal sol hareketlerden ve işçi sınıfı eylemlerinden tamamen yalıtılmış değildi; hatta kraliyet ailesi içinde bile Nasırcı bir damar mevcuttu. Bu tehditlerle karşı karşıya kalan ABD, Suudi monarşisinin muhafazakâr kanadına koşulsuz destek verdi; bu desteğe silah yardımları, Suudi Ulusal Muhafızlarının eğitimi ve rejimin iç rakiplerine ile bölgedeki milliyetçi akımlara karşı korunması dâhildi. Böylece Suudi Arabistan, ABD merkezli bölgesel ve küresel düzene dâhil edildi.
Amerikan gücünün ikinci ayağı İsrail’di — özellikle 1967 savaşından sonra, İsrail Mısır’ı ve diğer Arap devletlerinden oluşan koalisyonu yenerek, bölgedeki Nasırcılık ve radikal siyasi akımlara büyük bir darbe indirdi.[5] O andan itibaren ABD, bugün de devam ettiği gibi, İsrail’e her yıl milyarlarca dolar değerinde askeri teçhizat ve mali destek sağlamaya başladı. Apartheid Güney Afrika’sına benzer biçimde, ABD’nin İsrail’le kurduğu ittifakın temeli, İsrail’in bir yerleşimci-sömürge devleti oluşudur: ülkenin kuruluşu, Filistinli yerli halkın topraklarından sürülmesine dayanır; bu sömürgeleştirme hâlâ, hem Batı Şeria ve Gazze’deki askerî işgal biçiminde hem de İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin sistematik ırkçı dışlanması biçiminde devam etmektedir. İsrail toplumunun hatırı sayılır bir kesimi bu gasptan ve Filistinlilere yöneltilen şiddetten doğrudan faydalanmakta; bu ayrıcalıkları ırkçı ve mesihçi bir bakışla içselleştirmiş durumdadır. Bu özgül toplumsal yapı ve dış desteğe bağımlı siyasal düzeni nedeniyle İsrail, ABD açısından “normal” bir müttefik devletten (örneğin Mısır veya Ürdün gibi, halk baskılarına daha açık ülkelerden) çok daha güvenilir bir ortaktır.
İsrail, kişi başına düşen millî geliri Birleşik Krallık, Almanya ve Fransa’dan yüksek olmasına rağmen, bugüne dek dünyanın en fazla Amerikan dış yardımı alan ülkesidir. Eski ABD Dışişleri Bakanı Alexander Haig, İsrail’i bir keresinde “dünyanın en büyük Amerikan uçak gemisi” olarak tanımlamıştı. Joe Biden ise 1986’da İsrail’i “yaptığımız en iyi 3 milyar dolarlık yatırım” olarak nitelendirmiş, “Eğer bir İsrail olmasaydı, Amerika Birleşik Devletleri çıkarlarını korumak için bir İsrail icat etmek zorunda kalırdı” demişti. ABD askerî ve ekonomik desteğinin yanı sıra, İsrail’e yönelik uluslararası eleştirilerin de sürekli biçimde önünü kesmiştir. 1945’ten bu yana, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nde veto ettiği kararların yarısından fazlası İsrail’i eleştiren kararlardır. Bu destek herhangi bir başkana veya partiye bağlı değildir; iki partinin de ortak politikasıdır ve altmış yılı aşkın süredir kesintisiz devam etmektedir.
Petrol, OPEC ve Petrodolar Zenginliği
Dünya petrol endüstrisinde büyük bir değişim 1960 yılında yaşandı. İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela gibi beş büyük petrol üreticisi ülke bir araya gelerek Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nü (OPEC) kurdu.[6] OPEC kurulduğunda, üye ülkelerin sınırları içindeki devasa petrol rezervleri üzerinde tam denetimleri yoktu. Neredeyse bütün dünya petrolünün çıkarımı, arıtılması ve pazarlanması yedi Amerikan ve Avrupalı petrol şirketinin elindeydi; bu şirketler kamuoyunda “Yedi Kız Kardeş” olarak biliniyordu. Bu firmalar, günümüzün Batılı petrol devlerinin — ExxonMobil, Chevron, Shell ve BP’nin — öncülleriydi. Sondaj kuyusundan benzin istasyonuna kadar petrolün küresel dolaşımını Yedi Kız Kardeşler kontrol ediyordu; bu, OPEC üyesi ülkelerde üretilen petrolü de kapsıyordu. Şirketler bu petrolü çıkarıyor, taşıyor, rafine ediyor ve nihai tüketiciye (büyük ölçüde Batı pazarlarına) satıyorlardı. En önemlisi, ham petrolün fiyatını da onlar belirliyor, OPEC hükümetlerine çok düşük imtiyaz bedelleri ödeyerek bu kaynağa erişim hakkını satın alıyorlardı.
OPEC’in kurulmasıyla birlikte, büyük petrol üreticisi ülkeler kendi sınırları içindeki ham petrol rezervlerinin çıkarımı ve üretimi üzerinde giderek artan bir denetim kurmaya başladılar. Küresel düzeyde, bu millileştirme süreci Batılı şirketlerin petrol üzerindeki gücünü zayıflattı ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde devlet sahipliğinde Ulusal Petrol Şirketleri’nin (NOC) yükselmesine yol açtı. 1970’te Batılı petrol şirketleri (ABD ve Sovyetler Birliği dışındaki) dünya petrol rezervlerinin yüzde 90’ından fazlasını kontrol ediyordu; on yıl sonra bu oran üçte bire düştü.[7]
Petrolün millileştirilmesi, Batılı petrol devlerinin petrol fiyatlarını belirleme gücünü de kırdı ve 1970’li yıllarda bir dizi büyük fiyat artışını tetikledi. Böylece dünyanın başlıca fosil yakıtı olan petrolün fiyatı yükseldikçe, petrol üreticisi ülkeler ihracattan muazzam bir mali servet biriktirmeye başladılar. 1965 ile 1986 arasında yalnızca Orta Doğu’daki OPEC üyeleri petrol satışlarından yaklaşık 1,7 trilyon dolar kazandılar; bunun yüzde 40’ından fazlası Suudi Arabistan’a aitti.[8] Bu devasa mali fazlalar — o dönemde “petrodolarlar” olarak adlandırılmıştı — 1970’lerden itibaren şekillenen küresel finans mimarisinin de temel bir parçası hâline geldi. En önemlisi, ABD’nin uluslararası finans sistemindeki konumunu güçlendirdi; bu sistemin tepe noktasında dolar, Amerikan finans piyasaları ve Batı merkezli finans kuruluşları yer alıyordu.
ABD’nin Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileriyle kurduğu ilişki, bu finansal sistemin gelişiminde kilit öneme sahipti. ABD’nin Suudi monarşisine verdiği destek, petrolün kontrolünün küresel siyasi sistemi kökten altüst etmek için kullanılmayacağını garanti altına aldı. En önemlisi, Suudi Arabistan petrolün ABD dolarıyla fiyatlandırılmasını kabul etti (1970’lerin ortalarına kadar uluslararası petrol işlemlerinin yaklaşık yüzde 20’si İngiliz Sterlini üzerinden yürütülüyordu). Bu adım, ABD dolarını küresel rezerv para birimi olarak güçlendirdi; zira bütün ülkeler, dünyanın en stratejik emtiası olan petrolü ithal edebilmek için büyük miktarda dolar tutmak zorundaydı.[9] ABD için bu, uluslararası dolar talebinin iç talebi aştığı anlamına geliyordu, böylece ABD, diğer ülkeleri kısıtlayan enflasyon veya döviz kuru endişelerini daha az dikkate alarak, kazandığından daha fazla yurtdışında harcama yapabilirdi. Doların küresel rezerv para işlevi sayesinde ABD, diğer devletler üzerinde yaptırım ya da Amerikan bankacılık sisteminden dışlama tehdidi yoluyla muazzam bir ekonomik ve siyasi baskı kurabildi. Bugün hâlâ bu gücün etkilerini görüyoruz.
Bu finansal yapının önemli bir unsuru, Körfez petrodolarlarının ABD finans piyasalarına yeniden akmasıydı.[10] Bunun bir yönü, ABD Hazine tahvilleri ve diğer Amerikan menkul kıymetlerinin satın alınmasıydı. ABD hükümeti ile Suudi monarşisi arasında gizli anlaşmalar yapıldı; bu anlaşmalar sayesinde petrol gelirleri ABD piyasalarına yönlendirildi. 1970’lerin sonunda Suudi Arabistan, ABD dışındaki hükümetlerin sahip olduğu tüm Hazine bonolarının ve tahvillerinin beşte birini elinde bulunduruyordu. Körfez ülkeleri aynı zamanda ABD yapımı silahların ve askerî donanımın en büyük müşterileri hâline geldiler; bu ilişki günümüzde de sürüyor.
Doğu–Doğu Bağlantıları
20. yüzyılın büyük kısmında Körfez’in petrol ihracatı ağırlıklı olarak Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yönelmiş, petrodolar serveti de Batı finans piyasalarına akmıştı. Ancak 2000’li yılların başından itibaren bu coğrafya dramatik biçimde değişmeye başladı. Bunun başlıca nedeni Çin’in “dünyanın atölyesi” hâline gelmesiydi. Çin’in küresel üretim merkezi olarak yükselişi, ülkenin enerji ihtiyacını hızla artırdı ve bu talep büyük ölçüde ithalatla karşılandı.
2000 yılında Çin, dünya petrol talebinin yalnızca yüzde 6’sını oluşturuyordu; 2024’e gelindiğinde bu oran yüzde 16’ya yükseldi — yani tüm Avrupa’nın toplamından fazlaydı. Günümüzde dünya petrol ihracatının neredeyse yarısı Doğu Asya’ya, çoğunlukla Çin’e gidiyor. Çin’in petrol ithalatının çoğu da Orta Doğu’dan, özellikle Körfez monarşileri ve Irak’tan geliyor. Ayrıca Çin, doğalgaz talebinde de muazzam bir artışa yol açtı. 2024 itibarıyla dünya Sıvılaştırılmış Doğal Gaz (LNG) ihracatının beşte biri Çin’e yönelirken, Körfez ülkeleri Avustralya’dan sonra en büyük ikinci tedarikçi konumundaydı.
Körfez’in petrol ve gaz ihracatı büyük ölçüde bölgedeki Ulusal Petrol Şirketleri (NOC’ler) tarafından kontrol edilmektedir — bunların en büyüğü, bugün dünyanın en büyük petrol şirketi olan Suudi Aramco’dur. 1970’lerde olduğu gibi bu şirketlerin faaliyetleri artık yalnızca ham petrol çıkarmakla sınırlı değildir; arıtma, petrokimya (plastik ve gübre üretimi gibi), pazarlama, nakliye ve lojistik alanlarına da yayılmışlardır. Aramco gibi şirketler Çin, Güney Kore ve Japonya’da çok sayıda ortak girişim kurarak Körfez ile Doğu Asya pazarları arasındaki bağı daha da derinleştirmiştir. Bu “Doğu–Doğu” hidrokarbon döngüsü, günümüzde küresel fosil yakıt üretim ve tüketiminin başlıca eksenlerinden biridir ve ağırlıklı olarak Körfez ve Çin merkezli NOC’ler tarafından yönetilmektedir.
Çin’in yükselişiyle birlikte artan küresel enerji talebi, son yirmi yılda petrol fiyatlarının görece yüksek seyretmesine yol açtı. Körfez monarşileri için bu durum yeni bir petrodolar patlaması anlamına geldi: trilyonlarca dolarlık petrol geliri merkez bankalarına ve Devlet Varlık Fonları’na (SWF) aktı. 2024 itibarıyla Körfez’in döviz rezervleri 800 milyar dolara ulaşarak Çin, Japonya ve İsviçre’nin ardından dünyanın dördüncü en büyük rezervi oldu. Buna ek olarak Körfez merkezli varlık fonlarının kontrol ettiği toplam varlık 5 trilyon dolara yaklaştı — yani küresel Devlet Varlık Fonları servetinin yaklaşık yüzde 40’ı.
Körfez’in enerji ihracatının doğuya kaymasına rağmen, bölgenin petrodolar serveti hâlâ büyük ölçüde ABD ve Batı Avrupa finans piyasalarına yöneliyor. Körfez ülkelerinin Amerikan borsalarına yaptıkları yatırımlar 2017’den bu yana neredeyse üç kat arttı ve şu anda ABD şirketlerine yapılan tüm yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 5’ini oluşturuyor.
Tarihsel sürekliliğe uygun biçimde, Batı’nın Körfez’e askeri teçhizat ihracatı da son on yılda rekor düzeyde artış gösterdi. 2019–2023 arasında dünya silah ihracatının beşte biri Körfez’e gitti; bu oran, diğer tüm bölgelerin üzerindeydi. Bu silahlar arasında uçaklar, gemiler ve füzeler bulunmakta olup bunların büyük çoğunluğu ABD’den, geri kalanı ise İtalya, Fransa ve Birleşik Krallık’tan tedarik edilmiştir. 2016–2020 döneminde ABD’nin toplam silah ihracatının dörtte biri yalnızca Suudi Arabistan’a yapılmış, 2020–2024 arasında da Suudi Arabistan ABD silahlarının en büyük alıcısı olmayı sürdürmüştür. Bu satışlar, Amerikan savunma sanayisi için önemli bir gelir kaynağı oluştururken aynı zamanda Körfez monarşileriyle ABD devleti arasındaki stratejik bağları da güçlendirmektedir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle yapılan silah anlaşmaları, aynı zamanda İngiltere gibi müttefik ülkelerdeki savunma sanayilerini de ayakta tutmaktadır; örneğin Riyad’a yapılan savaş uçağı satışları, Birleşik Krallık’ın havacılık sektörünün sürdürülmesinde kritik rol oynamıştır. Bu silahlar, Körfez devletleri tarafından giderek daha saldırgan dış politikalar izlemek amacıyla kullanılmıştır — en yıkıcı örnekleri Yemen ve Lia’daki savaşlarda görülmektedir. Ayrıca bu güç, Orta Doğu ve Afrika Boynuzu genelinde siyasal süreçleri şekillendirme çabalarına da hizmet etmektedir.
Neden Filistin Bir İklim Sorunudur?
Bu enerji ve petrodolar akışları, Orta Doğu’nun daha geniş jeopolitiği bağlamında anlaşılmalıdır. Burada belirleyici olan, son yirmi yılda ABD’nin bölgedeki gücünün görece zayıflamasıdır; bu eğilim özellikle 2003 Irak işgalinden sonra hız kazanmıştır. Washington hâlâ bölgedeki en baskın dış aktör olsa da, konumu artık Çin ve Rusya gibi güçler tarafından giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Bölgesel aktörler — Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi — Amerikan askerî ve finansal yapılarına derin biçimde bağlı olmayı sürdürürken, aynı zamanda kendi etkilerini genişletmeye çalışmaktadırlar. 1979 Devrimi’nden bu yana bu ABD eksenli ittifak sisteminin dışında kalan İran da kendi bölgesel ağlarını ve stratejilerini yürütmekte, çoğu zaman Washington’la doğrudan çatışma noktasına gelmektedir. Bu dinamikler, Amerikan küresel hegemonyasının zayıflamasının bir parçasıdır ve çağımızın toplumsal, siyasal ve ekolojik krizleriyle iç içe gelişmektedir.
Bu meydan okumalar karşısında ABD, Orta Doğu’daki önceliğini yeniden tesis etmeye çalışmıştır. Bunun anahtarı, bölgedeki iki büyük Amerikan gücü dayanağını — Körfez monarşilerini ve İsrail’i — ABD çıkarlarıyla uyumlu tek bir blokta birleştirme çabası olmuştur.[11] Bu stratejik yönelimin açık bir göstergesi, Trump yönetiminin desteklediği 2020 Abraham Anlaşmalarıdır. Bu anlaşmayla Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, İsrail’le diplomatik ilişkilerini resmen normalleştirdi. ABD’nin ciddi teşvikleriyle imzalanan bu anlaşmalar, 2022’de BAE–İsrail Serbest Ticaret Anlaşmasının yolunu açtı — bu, İsrail’in bir Arap devletiyle yaptığı ilk serbest ticaret anlaşmasıydı. Ardından Sudan ve Fas geldi; böylece İsrail dört Arap devletiyle resmî diplomatik ilişki kurmuş oldu. Günümüzde İsrail, Arap dünyasının nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden ülkelerle — üstelik bunların arasında en etkili siyasal ve ekonomik aktörler de var — resmî ilişkilere sahiptir.
İsrail’e ve Gazze’deki soykırımcı savaşına verilen destek, bu ABD stratejisinin ayrılmaz bir parçasıdır. 2023’ten bu yana İsrail’in Gazze’den Lübnan’a ve İran’a kadar uzanan askeri genişlemesi, bölgenin siyasetini yeniden yazma ve savaş sonrası anlaşmanın bir parçası olarak Körfez ülkeleriyle (özellikle Suudi Arabistan) bir tür normalleşme yolunu açma girişimidir. İsrail’in askeri gücünü Körfez’in hidrokarbon rezervleri, muazzam mali fazlaları ve dolar bazlı petrol ticareti ile birleştirerek Washington, zayıflamış bölgesel ve küresel konumunu geri kazanmayı hedeflemektedir. Bu stratejinin başarısı, ABD’nin Orta Doğu’daki etkisini güvence altına almakla kalmayacak, aynı zamanda Çin ile daha geniş çaplı bir çatışmada (özellikle Çin’in Körfez petrol ithalatına bağımlılığı göz önüne alındığında) belirleyici bir avantaj sağlayacaktır.
Sonuçta bütün bu dinamikler, fosil yakıt merkezli dünya düzenindeki Orta Doğu’nun kilit konumundan ayrı düşünülemez. Körfez devletleri ve onların Ulusal Petrol Şirketleri, hidrokarbon üretimini artırmaya yönelerek gezegeni kaçınılmaz bir iklim felaketine doğru sürüklüyor. ABD açısından bu derinleşen fosil yakıt genişlemesi — Körfez monarşileriyle stratejik ittifaka ve onların İsrail’le normalleşmesine bağlı olarak — küresel hâkimiyetin zayıfladığı bir dönemde başlıca güç kaynağıdır. Dolayısıyla fosil düzenin tasfiyesi de, gerçek bir Filistin özgürleşmesi de bu ittifakların dağılmasından geçmektedir. İşte bu yüzden Filistin mücadelesi özünde fosil kapitalizme karşı bir mücadeledir — ve bugün Gazze’de ve ötesinde hayatta kalmak için verilen olağanüstü direniş, gezegenin geleceği için verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.[12]
KAYNAKÇA
[1] Timothy C. Winegard, The First World Oil War, University of Toronto Press: 2016.
[2] Mattin Biglari, Nationalising Oil and Knowledge in Iran: Labour, Decolonisation and Colonial Modernity, 1933-51, Edinburgh University Press: 2025.
[3] David S. Painter, “The Marshall Plan and Oil”, Cold War History, 2009, vol. 9, pp.159-175.
[4] Adam Hanieh, Crude Capitalism: Oil, Corporate Power, and the Making of the World Market, Verso: 2024.
[5] Adam Hanieh, Robert Knox and Rafeef Ziadah, Resisting Erasure: Capital, Imperialism and Race in Palestine, Verso: 2025.
[6] Giuliano Garavini, The Rise and Fall of OPEC in the Twentieth Century, Oxford University Press: 2019.
[7] Brian Levy, “World Oil Marketing in Transition”, International Organization, 1982, vol. 36, pp.113-133.
[8] Hanieh, Crude Capitalism.
[9] Ibid.
[10] David E. Spiro, The Hidden Hand of American Hegemony: Petrodollar Recycling and International Markets, Cornell University Press: 1999.
[11] Hanieh, Knox and Ziadah, Resisting Erasure.
[12] Ibid.
Kaynak: https://transitionsecurity.org/oil-militarism-global-order/
Not: Kesintisiz Faaliyet, çevirisini yayınladığı makalelerde aktarılan tüm görüşleri benimsemek zorunda değildir. Amacımız ilginç veya faydalı olabileceğini düşündüğümüz çeşitli görüşleri/perspektifleri paylaşmaktır.
