Üçüncü Dünya Savaşı derinleşiyor. Küresel emperyal haritanın çatışma alanları genişlerken—Grönland’dan Karayipler’e Pasifik’ten Kızıldeniz’e kadar—tarihsel çatışma havzalarında da güç dengeleri hızla yeniden şekilleniyor. Filistin, Ukrayna, Suriye, Venezuela, Sudan, Somali ve Kafkasya gibi alanlar, uzun süredir küresel hegemonya mücadelesinin doğrudan cepheleri haline gelmiş durumda. Bu tabloda Ortadoğu, Üçüncü Dünya Savaşı’nın gidişatını tayin edecek en kritik alanlardan biri olmayı sürdürüyor.
Gazze Soykırımı’nın ardından, çatışmaların Suriye sahasında yoğunlaştığı bir evreyi yaşadık. Baasçı aygıtın çözülmesi, bölgesel ve emperyal güçlerin yeniden mevzilenmesi ile birlikte, Suriye’de küresel güç mücadelesinin düğüm noktaları değişerek çeşitlendi. Şam Yönetimi (HTŞ) ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 29 Ocak’ta imzalanan, dört aşamadan ve on dört maddeden oluşan anlaşmayla çatışmalar şimdilik durulmuş görünüyor. Bu durum kalıcı bir çözümden çok yeni bir güç denkleminin ön hazırlığına işaret ediyor. Bu yazıda, Şam Yönetimi ile SDG arasındaki siyasal-askerî mücadeleyi başka bir değerlendirmeye bırakarak, çatışmaların yarattığı boğucu atmosfer içinde sıklıkla gözden kaçan/kaçırılan—daha temel bir gerçeğe odaklanmak istiyorum: HTŞ’nin iktidarı, ani bir rejim değişikliğinin ya da yerel bir askerî başarının ürünü değil; küresel cihat hareketinin uzun, kanlı ve çok katmanlı evriminin, devlet formuna eklemlenerek emperyalizmle uyumlu kalıcı bir aktör olma arayışına dönüşmüş bir uğrağıdır.

Anselm Kiefer, Margarethe, 1981
HTŞ’nin ortaya çıkışı ve Şam’da iktidar aygıtına dönüşmesi, küresel cihatçılığın onyıllara yayılan tarihsel mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Bu noktayı göz ardı ettiğimizde Suriye üzerinden yapılacak emperyalizm analizleri, Suriye’deki Kürt halkının mücadelesine dair değerlendirmeler ve bölgesel güç dengelerine ilişkin çözümlemeler zorunlu olarak eksik kalır. Bu nedenle HTŞ’yi, yalnızca güncel söylemi, diplomatik konumu ya da askerî kapasitesi üzerinden değil; küresel cihatçılığın bugünkü biçimleri açısından neyi temsil ettiği, hangi tarihsel-siyasal kırılmaların ürünü olduğu ve emperyalist dünya sistemi içinde nasıl bir işlev üstlendiği eksenlerinde ele almak gerekir.
Küresel Cihadın Dört Tarihsel Dalgası[1]
Küresel cihat, emperyal düzenin, devlet krizlerinin ve devrimci siyasal alternatiflerin yenilgilerinden doğan; dalgalar halinde biçim değiştirerek varlığını sürdüren bir şiddet siyasetidir. Dinin inananlar nezdinde bir kurtuluş projesi olmaktan çıkarılıp, bütün ötekilere yönelik saf bir şiddet ideolojisine daraltılmasıdır. Vadettiği tek gelecek arınma söylemiyle meşrulaştırılan sınırsız yıkımdır. Bu nedenle cihat, faşizmle yüzeysel benzerliklerin ötesinde, aynı tarihsel işlevi paylaşan bir karşı-devrimci siyaset biçimidir. Faşizm nasıl devrimci alternatiflerin bastırıldığı kapitalist kriz momentlerinde, kitle öfkesini hiyerarşi, lider kültü ve şiddetle yeniden düzenliyorsa; küresel cihat da emperyalizm, devlet aygıtının çözülüşü ve devrimci yenilgilerin yarattığı boşlukta, benzer bir karşı-devrimci seferberlik üretir.[2] Aralarındaki fark, faşizm düzenin zırhını kalınlaştırarak ve krizi boğarak bastırırken, cihadın o zırhı ateşe verip küllerinden bir tahakküm fantezisi devşirmesidir. Faşizm, çözülen kapitalist düzeni merkezî devlet, disiplinli bürokrasi ve kitlesel seferberlik yoluyla yeniden tahkim ederken; küresel cihat, devletin çöktüğü ya da geri çekildiği alanlarda, yıkımı bizzat yönetim tekniğine dönüştürerek otorite üretir. Küresel cihat, tek bir çizgide ilerleyen homojen bir hareket değil; kriz anlarında yeniden şekillenen dalgalı bir siyasal formdur. Küresel cihat hareketi içinde 1979’dan bugüne dört ana kırılmayı temsil etmek mümkündür.
1979 öncesinde cihatçılık tekil ülkelerin sınırları içerisinde örgütlenen yerel bir olguydu. Bu cihatçıların hedefi “Batı” değil, “yakın düşman” kabul ettikleri ülkelerindeki mevcut rejimlerdi. İlk dalga için eşiği yaratan yıl 1979’dur: İran Devrimi ve Mekke baskını ilham kaynağı olur ancak küresel cihadı mümkün kılan asıl kırılma Afganistan’ın Sovyetler ve Amerikan emperyalizmi arasında fiili mücadele sahasına dönüşmesidir. Burada “Müslüman toprağını işgal eden kâfir süper güç” anlatısı üzerinden uluslararası seferberlik kurulmuştur. Bu dalganın kilit ismi Abdullah Azzam’dır. Afgan cihadını “kolektif görev” olmaktan çıkarıp bireysel yükümlülük ilan ederek, dünyanın dört bir yanından savaşçı akışını meşrulaştırır. Usame bin Ladin’le beraber kurduğu, Maktab al-Khadamat, yabancı savaşçıların kaydı, lojistiği ve yerleştirilmesi için bir altyapıdır—bu örgüt sonra El Kaide çekirdeğine dönüşür. Suudi parası, Pakistan toprakları ve CIA’in yönlendiriciliğindeki bu dalga aynı zamanda, şiddeti varoluşsal bir “iman testi”ne çevirir; şehitlik kültünü merkeze alarak ölümle kurulan ilişkiyi siyasetin motoru yapar. Burada üretilen “kadro havuzu”, sonraki on yıllarda farklı coğrafyalarda devreye sokulacak karşı-devrimci bir enerji biriktirmiştir. Bu cihatçı kadroların eliyle yoksullaştırılmış kitlelerin umutsuzluğu savaş ekonomisinin, patronaj ağlarının, otoriter disiplinin yakıtına çevrilmiştir.
Sovyetlerin çekilmesi, Azzam’ın öldürülmesi ve Kuveyt’in işgali sonrası Suudi siyasetinin cihatçılığı iç tehlike görmesi sebebiyle yaşadığı hat değişiminin ardından küresel cihadın birinci dalgası bitince hareket bir süre liderlikten yoksun kalır. 1990’larda da şiddet vardır ama bu daha çok yerel çatışmaların parçalı toplamıdır. İkinci dalga için esas kırılma, Mısır ve Cezayir’de “yakın düşman” stratejisinin yenilgiye uğramasıyla gelir: kör şiddet toplumsal desteği tüketir, rejimler devrilmez, aksine sertleşir. Bu yenilgi travması içinde Bin Ladin, “yakın düşman” tezini tersine çevirir: bu rejimlerin gücü ABD’den geliyor; o halde asıl düşman ABD’dir, tespitini yapar. 1998’deki verdiği meşhur fetvası ile sivillerin öldürülmesini meşrulaştırarak şiddetin önündeki dinsel, ahlaki bütün bariyerleri kaldırır. 11 Eylül ikinci dalganın zirvesidir. 11 Eylül küresel cihat hareketi için bir “stratejik mucize” gibi görünse de sürdürülebilir değildir; Afganistan’ın işgaliyle cihatçı merkez dağılır ve 2011’de Bin Ladin’in ölümüyle kapanır.
Üçüncü dalgayı doğuran şey, ideolojik bir “uyanış” değil; ABD’nin Irak işgalinin açtığı siyasal boşluktur. Irak’ta devlet aygıtı çöker, savaş ekonomisi büyür, toplumsal dokular parçalanır. Sünni Arapların statü kaybı, cihatçı ideolojiye verimli bir toprak sunar. Suriye’de ise Baasçı rejimin 2011 sonrası belirli merkezlere çekilerek ülkenin doğusunu ve kuzeyini fiilen boşaltması, “yönetilmeyen alanlar” üretir. IŞİD hiçbir güçlü devleti yenmeden bu alanlarda büyür. Mezhepçilik bir iç savaş motoru olarak işler; “hilafet” ilanı, teolojik bir derinlikten çok karizmatik-politik bir hamle olarak kurulur. Kıyametçi söylem ve performatif vahşet, hem fetih aracı hem yönetim tekniğidir. Ama bu “devlet”, modern devletin maddi gereklerini karşılayamaz; yağma-vergi-petrol gibi sürdürülemez gelir modeline dayanır. Emperyal müdahale, mezhepsel rejim inşası, siyasal dışlanma birleşince, toplumu sınıf ekseninden koparıp kimlik/mezhep eksenine yığan bir kriz rejimi doğar. 2017’de IŞID’in toprak hâkimiyeti çökünce bu dalga da dağılır.
Son dalga ise saldırı dalgası değil, yenilgi içinden doğan bir hayatta kalma stratejisidir. Taliban’ın 2001’de çökmesi ve El Kaide kadrolarının tasfiyesiyle küresel cihat, varoluşsal bir krize girer. Bu krizin teorisini kuran isim Ebu Musab es-Suri’dir: teorisinin merkezi hedefi örgüt değil sistem yaratmaktır (Nizam, la tanzim). Bu sistemde üyelik yok, hiyerarşi yok, komuta yok. Bunun yerine, dağınık bireyler ve küçük hücreler, internet üzerinden ortak bir anlatıyla birbirine bağlanır. Bu dalga, tek bir merkezî liderlik ya da örgüt tarafından değil; Suri’nin formüle ettiği stratejiyi fiilen dolaşıma sokan El Kaide artıkları, bölgesel franchise yapılar (özellikle AQAP), dijital vaizler ve bireysel eylemciler tarafından taşınır. Siyasal öncülük, klasik anlamda bir lider figüründen çok, anlatıyı üreten ve dolaşıma sokan ideolojik ağlar ve medya ekosistemi üzerinden kurulur. Bu tarz cihatçılık “gerçekleşemeye hazır şiddet olasılığı” üretir: talimat yoktur ama çağrı yapıldığında bir yerlerde birileri muhakkak harekete geçer. İdeoloji, sabit metin olmaktan çıkar; ortak bir internet anlatısına dönüşür: her saldırı hikâyeye yeni bir sayfa ekler. Bu dalga dağınık ama kalıcı, bastırması zor bir şiddet rejimi üretir. Kamusal alanı sürekli tedirgin eder; demokratik-sınıfsal örgütlenmenin de nefesini kesen bir “gündelik korku yönetimi” kurar.
Suriye El Kaidesi’nden Şam Yönetimi’ne
Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kökeni 2011 yılına kadar uzanır. Örgütün öncülü olan Cebhet el-Nusra, El Kaide’nin Suriye kolu olarak, Suriye iç savaşının ilk döneminde kuruldu. El Nusra’nın liderliğine getirilen Ebu Muhammed el-Colani, kısa sürede disiplinli ve askerî olarak etkili bir yapı inşa etti. Örgüt, Körfez parası, kontrol ettiği bölgelerde aldığı haraçlar ve el koymalar yoluyla önemli bir mali kapasite oluşturdu; bu sayede hem savaşçı sayısını artırdı hem de sahada kalıcı bir güç haline geldi. El Nusra, El Kaide’nin küresel ağıyla bağını sürdürürken, aynı zamanda Suriye sahasında görece “yerel” bir meşruiyet üretmeyi hedefleyen bir çizgi izledi.
2013’te Irak İslam Devleti’nin Suriye’ye genişleme hamlesi ve Ebu Bekir el-Bağdadi’nin El Nusra’yı kendi yapısına bağlama girişimi, cihatçı hareket içinde derin bir kırılmaya yol açtı. Colani, bu birleşmeyi reddederek El Nusra’nın doğrudan El Kaide lideri Eymen el-Zevahiri’ye bağlı olduğunu ilan etti. Bu hamle, El Nusra’yı IŞİD’den ayırırken, örgütün mezhepçi ama “kontrollü” bir şiddet çizgisini tercih ettiğini de ortaya koydu. Böylece El Nusra, IŞİD çizgisine karşı, alan hâkimiyeti, yerel ittifaklar ve uzun vadeli güç biriktirme stratejisini benimseyen bir aktör olarak konumlandı.
2016 yazında Colani, El Nusra’nın feshedildiğini ve yerine Cebhet Fetih el-Şam adlı yeni bir yapının kurulduğunu açıkladı. Bu açıklamada örgütün El Kaide ile “örgütsel bağlarını” kestiği ilan edildi. Bu karar, El Kaide merkezinin bilgisi ve onayı dışında alındı; Zevahiri ve El Kaide’ye bağlı birçok kadro tarafından sert biçimde eleştirildi. Bu süreçte bazı üst düzey cihatçılar örgütten ayrıldı ve HTŞ çizgisini “biatı bozmakla” suçladı. 2017 yılının Ocak ayında Fetih el-Şam, çeşitli silahlı gruplarla birleşerek Heyet Tahrir el-Şam adını aldı. Bu adım, örgütün El Kaide adını ve sembolik yükünü tamamen terk ederek, Suriye’de kalıcı bir siyasal-askerî aktör olma iddiasını güçlendirdiği bir dönüm noktasıydı. El Kaide ile herhangi bir bağının kalmadığını iddia etti ve bu iddiayı desteklemek için El Kaide bağlantılı bazı isimleri kontrol ettiği bölgelerde tutukladı. Buna karşın Birleşmiş Milletler HTŞ’nin El Kaide ile fiilî temaslarının sürdüğünü ve örgütün hâlâ El Kaide’nin bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir araç olduğunu açıkladı.
HTŞ’nin Şam’da iktidara gelişi, Irak işgali ve Suriye iç savaşı sonrası ortaya çıkan iktidar boşluklarında yükselen, alan hâkimiyeti ve mezhepçi iç savaş dinamikleriyle biçimlenen küresel cihatçılığın üçüncü dalgasına dayanır. Bununla birlikte HTŞ, askeri yenilgiler sonrasında küresel saldırı hedeflerinden uzaklaşıp yerel devletleşme ve emperyalizmle işlevsel uyum arayışına giren dördüncü dalganın adaptasyon stratejilerini de bünyesinde toplayan özgül bir karşı-devrimci siyasal formdur. Bu anlamda HTŞ ne yalnızca Irak-Suriye hattında gelişmiş yerel bir İslamcı örgüt, ne de El Kaide geleneğinin basit bir devamıdır. Aksine, küresel cihat hareketinin yenilgi, adaptasyon ve yeniden konumlanma süreçlerine uyarlanarak emperyal düzen içerisinde pozisyon almayı hedefleyen devlet biçimine doğru evrilmiş bir ürünüdür.
ABD’nin Irak işgaliyle birlikte cihatçılığın “devletsiz alanlar”da hızla kök saldığı, mezhepçi şiddetin bir iç savaş motoruna dönüştüğü bir evre yaşanır. El Nusra’nın 2011 sonrası Suriye’de yükselişi tam olarak bu bağlamda okunmalıdır. Rejimin ülkenin doğu ve kuzeyinden çekilmesiyle ortaya çıkan yönetimsiz alanlar, El Kaide çizgisindeki bir yapının, “hilafet” iddiası olmaksızın ama uzun vadeli yerel kökleşme hedefiyle örgütlenmesine imkân tanıdı. El Nusra’nın IŞİD’den ayrışması da bu noktada kritik bir eşiktir: sınırsız, kıyametçi, nihai ve mutlak bir yıkımı kutsayan (apokaliptik) ve şiddeti yalnızca askerî amaçla değil, korku üretmek ve propaganda etkisi yaratmak için sahnelenen (performatif) şiddet yerine; alan hâkimiyetine, yerel ittifaklara ve toplumsal denetimi sürdürülebilir kılacak “kontrollü” bir zor rejimine dayanan bir strateji tercih edilmiştir. Bu tercih, üçüncü dalganın en rasyonelleşmiş ve en az pragmatik cihatçı formunu üretmiştir.
Küresel cihatçılığın askeri yenilgiler sonrasında geçirdiği yapısal dönüşüme değindik. Bu evrede cihat, küresel saldırı kapasitesine sahip merkezi örgütler biçimiyle var olmaktan çıkar; hayatta kalmayı, yönetilebilirliği ve yerel iktidarı önceleyen biçimler alır. HTŞ’nin 2016’da El Kaide ile “örgütsel bağları kopardığını” ilan etmesi, bu mantığın açık bir yansımasıdır. Bu kopuş ideolojik değil, stratejiktir: amaç, askeri müdahalelerin doğrudan hedefi olmaktan çıkmak, hareket alanını daraltan “küresel terör” kategorisinden sıyrılmak ve Suriye içindeki güç dengelerinde emperyalizmle uyumlu kalıcı bir aktör olarak yer almaktır. Bu yönüyle HTŞ, “gizli süreklilik–açık kopuş” stratejisini[3] en ileri noktaya taşıyan örneklerden biridir.
HTŞ’nin 2017 sonrası İdlib’de kurduğu fiilî tekel, küresel cihadın bu yeni evresinin maddi temelini oluşturur. Rakip İslamcı gruplar ya zorla tasfiye edilmiş ya örgütün bünyesine katılmış ya da silahsızlandırılmıştır. Aynı dönemde Astana Süreci kapsamında rejimle yapılan anlaşmalar ve yer yer çatışmalar sonucu, Şam çevresi ve Halep gibi bölgelerden tahliye edilen binlerce silahlı unsur ve sivil İdlib’e yığılmış; HTŞ bu zorunlu yoğunlaşmadan hegemonik bir güç olarak çıkmıştır. Bu yükseliş, askerî “fetih”ten çok, emperyal ve bölgesel güçlerin uzlaştığı bir boşluk doldurma sürecidir. Bu süreçte yalnızca askerî bir güç olarak değil, aynı zamanda idari bir yapı olarak da kurumsallaşmıştır. Rakip silahlı grupların tasfiyesi, zorunlu tahliyelerle bölgeye yığılan nüfusun denetlenmesi ve “Suriye Kurtuluş Hükümeti” aracılığıyla inşa edilen idari yapı; cihatçı bir hareketin klasik savaş ağalığından çıkarak yarı-devlet formuna evrilmeye meylettiğini gösterir. Bu evrim alan hâkimiyeti pratiği ile kurumsallaşma ve yönetilebilirlik arayışının bir birleşimidir.
HTŞ’nin kurduğu rejimin ekonomik karakteri, küresel cihatçılığın dönüşümünü daha da berraklaştırır. HTŞ İdlib’de klasik bir “savaş ekonomisi”nin ötesine geçerek, zor aygıtı ile piyasa mekanizmalarının iç içe geçtiği bir model uyguladı. Sınır kapıları, yakıt tekelleri, gümrük gelirleri, telekomünikasyon ve finansal dolaşımın merkezileştirilmesi; HTŞ’nin artı-değere el koyma kapasitesini askerî denetimden idari ve ekonomik denetime doğru genişlettiğine işaret etti. Bu yapı rant ve zor yoluyla kaynak transferini esas alan bir birikim rejimine dayanır. Kurduğu yardım ekonomisi, emekçi sınıfları HTŞ’nin dağıtım ve izin mekanizmalarına bağımlı kılan bir yönetim tekniği olarak işlev görür.
HTŞ’nin Batı ile kurmaya çalıştığı ilişki, küresel cihadın mevcut konjonktürdeki siyasal ufkunu açık eder. “Batı’ya tehdit değiliz” söylemi, El Kaide ve IŞİD’e karşı operasyonlar ve terör listesinden çıkma çağrıları; ideolojik bir yakınlaşmadan ziyade, emperyal güvenlik mimarisiyle işlevsel bir uyum arayışıdır. Emperyal merkezler açısından HTŞ, radikal taşmaları, risk yaratabilecek unsurları denetim altında tutabilen, parçalı savaş alanlarını yönetilebilir kılan ve bölgesel dengeleri tümden sarsmayan bir “ara aktör” işlevi görürken; HTŞ açısından bu ilişki, uluslararası baskıyı azaltmanın, ekonomik dolaşım kanallarını açık tutmanın ve kurduğu birikim rejimini sürdürülebilir hale getirmenin araçlarından biridir. Bu modelde ideolojik çekirdek tamamen ortadan kalkmaz; fakat dış politika söylemi, ekonomik düzenlemeler ve güvenlik stratejileri, küresel kapitalist sistemle uyumlu bir yönetişim diliyle yeniden çerçevelenir.
Sonuç olarak HTŞ, küresel cihatçı köklerinden kopmadan onları yeniden işlevselleştiren; askeri yenilgi içinden çıkan cihatçı hareketlerin nasıl emperyalizmle uyumlu bir devlet formuna eklemlenebileceğini gösteren özgül bir örnek haline gelir. Suriye’de ortaya çıkan bu iktidar tipi, görünüşte “yeni” olsa da tarihsel olarak kriz dönemlerinde ortaya çıkan ve yerel güçleri küresel düzenin sınırları içinde yeniden konumlandıran tanıdık bir siyasal formu temsil etmektedir.
Mayınlı Bir Sahayı Tarihselleştirerek Okumak
Küresel cihadın tarihsel dalgalarını ve HTŞ’nin kökenleri ile geçirdiği dönüşümü detaylı biçimde ele almamızın nedeni bir HTŞ tarihine giriş yapmak değil. Şam’daki yeni yönetimin cihatçı köklerini, bu tarihselliğin ürünü olarak emperyalizmle uyumlu bir odak olma işlevini görünmez kılan anlatılara karşı küçük bir hatırlatma yapmak. Suriye’ye dair her analiz, küresel cihatçı ideolojinin devlet formuna uyarlanmış bir versiyonu olarak ortaya çıkan bu yapının, şiddeti seçici hale getirerek ve küresel emperyal sistemle işlevsel bir uyum arayarak meşruiyet üretmeye çalışsa da kökleri itibarıyla karşı-devrimci bir siyasal hattın devamı olduğunu göz önünde tutmak zorundadır. Aksi her analiz, Suriye’deki güç dengelerini yanlış okumaya mahkûm olur.
Bu bağlamda cihatçılık ile faşizm arasındaki tarihsel akrabalığı ve geçişkenliği vurgulamak da kritik bir başlıktır. Değindiğimiz gibi, her iki siyasal form da kapitalist kriz momentlerinde devrimci alternatiflerin zayıfladığı alanlarda yükselir; kitle öfkesini eşitlikçi bir dönüşüm hattına yöneltmek yerine, otoriter disiplin, lider kültü ve şiddet üzerinden yeniden örgütler. Faşizm düzeni tahkim ederek krizi bastırırken, küresel cihat çoğu zaman düzenin çözüldüğü alanlarda ortaya çıkar; fakat sonuçta ikisi de sınıfsal özneyi bastıran karşı-devrimci mobilizasyon biçimleridir. Bu nedenle HTŞ gibi örnekler, yalnızca bölgesel güvenlik tartışmalarının değil, kapitalist dünya sisteminin kriz yönetme mekanizmalarının da bir parçası olarak ele alınmalıdır.
Bu tabloyu bütünlüklü olarak ele aldığımızda, Suriye’deki halkların yalnızca bölgesel alt-emperyal güçler arasında değil; küresel emperyal hegemonya mücadeleleri, cihatçı yapılar, devlet kalıntıları ve parçalanmış toplumsal dokular arasında sıkışmış bir coğrafyada varlık mücadelesi yürüttüğüne işaret eder. Bu durum, onları sürekli değişen ittifaklara, taktiksel manevralara ve hayatta kalma stratejilerine zorlayan son derece mayınlı bir siyasal zemine işaret eder.
Bu zeminde emperyalizm (ve hatta faşizm) bahsinde bakılması gereken aktörün HTŞ olduğu açık değil mi?
NOTLAR
[1]Glenn E. Robinson, Küresel Cihat[1] adlı çalışmasında, küresel cihat hareketini dört dalga üzerinden tarihselleştiriyor. Bu yazıda onun çerçevesine sadık kalacağım. Bkz. Glenn E. Robinson, Global Jihad A Brief History, Stanford University Press, 2021.
[2] Faşizm cihat ilişkisi için bkz. David A. Charters (2007) Something Old, Something New…? Al Qaeda, Jihadism, and Fascism, Terrorism and Political Violence, 19:1, 65-93
[3] “Gizli süreklilik–açık kopuş” stratejisi, örgütün ideolojik çekirdeğini, kadro ağlarını ve yönetim pratiklerini fiilen muhafaza ederken; El Kaide gibi küresel markalarla olan bağını söylemsel ve örgütsel düzeyde inkâr ederek askerî hedef olmaktan çıkmayı ve yerel–uluslararası meşruiyet alanını genişletmeyi amaçlayan bilinçli bir yeniden konumlanma hamlesini ifade eder.
