Devrimsiz İsyanlar – Adrian Wohlleben

Çeviri: Kesintisiz Faaliyet Çeviri Kolektifi

  1. İsyanlar devri henüz bitmedi.

Günümüzün devrimci bilimini arayanlar hayal kırıklığına uğramaya hazır olmalı. Fırtınalı denizlerde yolumuzu bulmamızı sağlayacak tek bir pusula, rotamızı düzeltip bizi mutlak devrime ulaştıracak kesin bir yol ya da sihirli bir formül yok. Aksine, ufuktaki karanlık daha önce karşılaştığımız türden değil.

Tabi Kuzey Amerika’da yaşayanların böyle düşünmesi doğal sayılabilir, fakat buna rağmen tüm dünyada yaşanan hareketliliği de yok sayamayız. Tahlilimizi küresel ölçekte yapmak istediğimizde dalgaların öylesine baş döndürücü bir hızla kabardığını ve kırıldığını görüyoruz ki, tüm gelişmelere yetişmek hayatını buna adamış olanlarımız için bile imkânsız.

Sadece son altı ayda bile Türkiye, Arjantin, Sırbistan, Kenya, Endonezya, Nepal, Filipinler ve Peru’da kitlesel ayaklanmalar gördük. Ondan önce de Bangladeş, Gürcistan, Nijerya ve Bolivya’da… liste uzayıp gidiyor. Her örnekte on binlerce insanı sokağa döken örgütlenmeler, birçok şehirde kolluk kuvvetleriyle çatışmaların tırmanmasına ve ulusal güvenlik krizlerinin patlak vermesine yol açtı. Daha bu ay Madagaskar cumhurbaşkanı, su ve elektrik kesintileri ile siyasi yolsuzluklara karşı “Z Kuşağı” önderliğinde başlayan, üç gün süren ve orantısız müdahalelerin ölümlere yol açtığı protestolar sonucu hükümeti feshetmek zorunda kaldı. Endonezya ve Nepal’deki gibi Madagaskarlı eylemciler de korsan temalı One Piece bayrakları dalgalandırıyordu.[1] Ben bu yazıyı yazarken bile Fas’ta, on bir kentteki kitlesel eylemlerin şiddetli çatışmalara evrildiği yeni bir ayaklanma yükseliyor. İSyancılar cunta kontrolündeki kentleri tek tek ele geçiriyorken Myanmar’daki iç savaş gibi hala devam eden kitlesel hareketlilikleri de bu örneklerle birlikte saymak gerek.

Kısacası, küresel COVID-19 salgını bazı teorisyenlere göre 2018-2019 yılları arasında ivme kazanarak dünyayı sarsan ayaklanmaları bastırmak için sinsice planlanmış bir komplo gibi görünse de Amerikalıların 2020 Mayısı’nda fark ettiği gibi, bu korkular yersiz (neyse ki). 2021-2023 yıllarında kısa bir yavaşlama olsa da geçtiğimiz bir buçuk yıl, Yunan komünist grup Blaumachen’ın 2011 yılında çağımızı tanımlamak için kullandığı terimle söylersek yeni “İsyanlar Devri’nin”[2] bitmekten çok uzak olduğunu hepimize kanıtladı.

Bu noktada düşüncenin görevi iki yönlüdür: Bu ayaklanmaları tanıklık ettikleri tarihsel yarılmalar içerisine yerleştirmek ve onları dolduran pratikler arasındaki yarıkları izleyerek gelişmemiş potansiyellerini belirlemek.

 

  1. Neoliberal dünya düzeni sona eriyor, fakat yerine henüz yeni bir rejim geçmedi. Tüm taraflar stratejik bir düzleme itilmiş durumda.

Yeryüzüne büyük bir kaos hâkim olsa da işlerin harika olduğu söylenemez.

Bir geçiş dönemi yaşıyoruz. 1980’lerde ortaya çıkıp 1990’larda küresel yayılım gösteren neoliberal finans-kapital düzeni, neredeyse yirmi yıldır süregelen ve gittikçe saldırganlaşan kârlılık krizleriyle boğuşuyor. Ekonomik büyümeyi sadece piyasa araçlarıyla sağlayamayan siyasi partiler bir ikilemle karşı karşıya kalıyor: ya büyüme vaat eden ve diğer adaylar gibi bunu gerçekleştiremeyen rakipleri tarafından bir sonraki seçimde mağlup edilecekler; ya da savaş, yağma, fetih ve mülksüzleştirmeye dayalı ekonomi dışı stratejilere başvurarak kârı güvence altına alacaklar. Yani 2008 finansal krizinden bu yana piyasa döngüsü, artık sadece kendi iç kuralları, sistemleri, hiyerarşi ve değerleriyle işleyemez durumda çünkü onun “çıkmaz yolları ve tıkanıklıkları… güç ilişkileri ve ekonomik olmayan dost-düşman dinamikleri temelinde işleyen bir stratejik müdahale gerektirir.”[3]

Örneğin, Trump’ın yeniden sanayileşme yoluyla “ABD ekonomisinin risklerini azaltma” planı nedir? Ekonomik ve askeri tehditlerin bir bileşimiyle (bazılarına tarifeler, diğerlerine işgaller), amaç, ABD ile müttefik ülkeleri, kendi topraklarında fabrika yatırımı yapmaya zorlamaktır. Hazine Bakanı Scott Bessent’in Ağustos ayında Fox ’a verdiği bir röportajda[4] açıkladığı gibi, “yabancı müttefikler için bazı gümrük tarifelerinin hafifletilmesi” karşılığında bu müttefiklerden Japonya, Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri ve Avrupa ülkeleri “büyük ölçüde Başkanın takdirine bağlı olarak, bizim yönlendirdiğimiz şirket ve endüstrilere yatırım yapacak. Yani diğer ülkeler, işin özünde, bize bir ulusal varlık fonu sağlıyor.” Fox muhabirinin özetlediği gibi, “Başkan yeni fabrikaları seviyor […] Ve bu ülkelerden birkaçı bize yardım etme ayrıcalığı için bedel ödemek zorundaysa bu bir sorun değil.” Başka bir deyişle, Amerikan büyümesi ve istikrarı, doğrudan ekonomik gözdağı ve askeri şantajla satın alınıyor.

 

  1. Güncel ayaklanmalar ve neo-otoriterlik, neoliberal kapitalizmin çöküşünün iki habercisidir.

Sadece 2010-2012’deki meydan eylemleri ve Arap Baharı ile başlayarak hızlanmaya devam eden küresel ayaklanma dalgasını değil, aynı zamanda Trump ve Bolsonaro’dan Duterte, Orban ve Salvini’ye uzanan neo-otoriter ivmeyi de tartışmalıyız.[5]

Ayaklanmalar, büyük ölçüde gençlerin ve yoksul işçilerin, sözde “yolsuz” elitlerin neo-ekstraktivist fiyat vurgunculuğu ve fırsat tekeline duydukları öfke tarafından yönlendirilmektedir. Bu durum, Z kuşağının önemli bir kısmına yurtdışında çalışmaktan başka bir gelecek seçeneği bırakmamaktadır. Günümüzün neo-popülist güçlü adamları ise desteğini, ekonomik büyümenin daralmasından ve uzun süredir sahip olunan toplumsal ayrıcalıkların getirilerinin azalmasından kaygı duyan, aşağı doğru hareket eden küçük burjuvaziden almaktadır.

Büyüme krizi derinleştikçe, piyasayı ayakta tutmak için devreye giren kuvvet ilişkilerinin stratejik döngüsü giderek kendisini ayrıştırır; bu durum, yöneten ve yönetilenler, yani tüm taraflar arasındaki o arabulucu mekanizmaların devre dışı kalması anlamını taşıyor. Yönetenler tarafından baktığımızda ticaret açıkları artık tehdit, savaş ve yağma yoluyla çözülüyor; yönetilenler tarafında ise en ufak sosyoekonomik gerilimler bile doğrudan kitlesel eylemler ve isyanlara dönüşüyor. Bu ikili dinamik, birbirini besleyerek güçleniyor. Aşırı sağcıların seçim kazanmadığı ya da soykırımcı politikaları açıktan tartışmadığı bir gün bile geçmiyor. Tabi bu sırada da her gün, her hafta karakolları ve parlamento binalarını ateşe veren, yolları kapatan, meydanları işgal eden, sarayları ve mağazaları yağmalayan, yetkilileri evlerinden kovan; orantısız güçle yenilgiye uğratılana ya da bir devlet başkanını devirmeyi başarana kadar dağılmayı reddeden yeni bir kitlesel eylemlilik dalgası patlak veriyor.

 

  1. Stratejik düzlemin yeniden doğuşu: liberal kurumlardan kopuş değil, bu kurumlar aracılığıyla ilerleme.

Bu noktada iki yaygın yanılgıdan özellikle kaçınmak gerekir. Birincisi, içinde bulunduğumuz düzenin bir önceki liberal-demokratik anlayışın tamamen reddi olduğu sanrısıdır. Pek çok liberal, Trump yönetiminin iç politikalarını demokratik norm ve politikaların altını oyan bir tehdit olarak yorumladığı için çareyi bu eski normları sahiplenip korumakta görüyor. Oysa ki gerçek, bunun tam tersi. “Yeni faşizm”leri geçmiştekilerden ayıran asıl şey, liberal demokrasi zemininde filizlenmeleri değildir; bu zaten 20. yüzyıldaki selefleri için de geçerliydi. Şilili yoldaşların da yakın zamanda belirttiği gibi asıl fark şudur: çağdaş liberal devletler “faşist politikaları o denli mükemmelleştirmiş ve onları demokratik bir çerçevenin içine öyle bir ustalıkla yerleştirmişlerdir ki, sırf bu politikaları meşrulaştırmak için suç ve güvensizlik üzerine adeta bir endüstri inşa etmiş…”lerdir.[6] Bu gerçeği içtenlikle kavramak, Trump yönetiminin faşizan eğilimlerini eleştirirken, aynı zamanda demokrasinin kendisini de köklü bir şekilde sorgulamayı gerektirir. Tüm bunlara rağmen “ilerici sol”, demokrasi ile faşizm arasında keskin bir zıtlık olduğu yanılgısında oldukça ısrarcı. Aynı zamanda gizli faşizmlerin mevcut demokratik hukuki çerçevelere dayanması, bugün liberal demokrasiye geri dönüşün hâlâ mümkün olduğu yanılgısına da yol açmamalıdır. Zohran Mamdani destekçilerinin akıntıya karşı durabildiklerini düşünmeleri, sadece kendilerini rollerine çok kaptırmış olmalarından kaynaklanıyor. Sonuçta faşizmin liberal demokrasiye olan geçişsel bağımlılığı, yalnızca “sonrasında neyin geleceğini” düşünmek için gerekli olan bir önkoşuldur sadece.

 

  1. Tüm taraflar, artık bir “sıçramaya” ihtiyaç olduğu konusunda hemfikir.

Ölmekte olan bir düzenle, henüz tam istikrar kazanmamış bir diğeri arasındaki geçiş sürecini yaşıyoruz. Bu durum, birbiriyle çarpışan tüm tarafların üzerinde uzlaşabildiği tek bir gerçekliği ortaya koyuyor: Bir kırılmanın tam ortasındayız ve mevcut çelişkilerimiz, bizi bu çıkmaza sokmuş olan ve bugün bir şekilde hala varlıklarını sürdüren kurumların araç ve yöntemleriyle çözülemez.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, “içinde bulunulan durumun dışına doğru bir sıçramadır.”[7] Bu sıçramaya duyulan ihtiyaç her yerde hissedilir, bazen belli belirsiz, bazen de gerçekliğin en keskin haliyle. İşte bu sıçrama—ki bugün çevremizde her yerde kaotik biçimde hazırlanmakta ve başlatılmaktadır—toplumun her köşesinden fışkıran sarsıcı cüretin de kaynağıdır: bilgisayar oyunu oyuncularının saldırılarından (gamer attentat) Gazze’deki İsrail soykırımının vahşi sinizmine; 8 Eylül’de hükümetleri tarafından öldürülen 21 göstericinin intikamı için tek bir gün içinde Yüksek Mahkeme’yi, parlamentoyu, başbakan ve cumhurbaşkanının konutlarını, onlarca polis karakolunu, süpermarketi ve bir medya binasını ateşe vererek “35 saatten az bir sürede” hükümeti deviren Nepal’li gençlere ve alt sınıfa kadar uzanan bir cüret…[8] Her yerde titreşimleri şimdiden duyulan bu sıçrama; üzerine düşünülmesi, örgütlü hale getirilmesi ve ekonominin hükmünü geri dönülmez biçimde kıracak bir kopuşa doğru stratejik olarak ilerletilmesi gereken bir harekettir.

 

  1. Günümüz isyanları, en iyi ihtimalle sermaye bilinci üretmiştir, sermayenin yıkılması gerektiğine dair bir bilinç değil.

Anayasal reformların sadece isyan yoluyla kazanılabildiği bir düzende, bunların devrimle kurduğu ilişki yeniden düşünülmelidir.

İsyanlar her yerde, ancak bu isyanların büyük çoğunluğu (hâlâ belirsizliğini koruyan Myanmar’daki iç savaş istisna edilecek olursa) düzen güçleri karşısında kazandıkları zaferlerinin kolaylığı karşısında şoka uğrayarak, yüzünü statükoya çevirmiş bir geriye dönüş talep etmekten öteye gidemiyor. Bu durum, özellikle de 2022’deki Sri Lanka eylemlerinde görülmüştü:

“Direnişler çoğu zaman devlet müdahalesi ile değil de kendi kazanımlarının getirdiği şok ile yenilgiye uğrar. Bu direnişler bir kez ivme kazanınca, herkesin öngördüğünden daha hızlı hedefe ulaşma eğilimindedirler. Rajapaksa rejiminin çöküşü o kadar hızlı oldu ki, onun ardından neyin gelmesi gerektiğini ciddi şekilde düşünen olmadı. Orada aralanan kapı, kısa sürede kapandı. Odaya, olağan halin boğucu havası doldu.”[9]

Günümüz isyanlarını sınırlayan kilit nokta, mücadelenin kendi çerçevesinde yatıyor: bu çerçeve, derinleşen yoksulluk ve geçim sıkıntılarını genellikle yolsuzluk, kemer sıkma politikaları ve torpil ilişkilerinin bir semptomu olarak yorumlama eğiliminde oluyor.[10] Kapitalizmin kendisini değil, sadece mevcut kötü yönetimi ve yetkilileri sorgulatan bu politik çerçeve, kaçınılmaz olarak köklü bir değişimin önünü kapatıyor:

“Yolsuzluk eleştirileri, devletin ekonomik ve toplumsal krizler içinde asıl sahip olduğu rol ve etkinliği yanlış temsil eder çünkü devletin şu anki krizden bir çıkış yolunu gayet tabi bulabileceğini, sadece istediği noktada kemer sıkma politikalarını uygulamaktan kaçınabileceğini varsayar. […] Rejimin düşüşünden sonra ise insanlar, kapitalist toplumun yapısal mantığının hala yerinde durduğu gerçeğiyle yüzleşir. Devrimle iktidara gelen hükümetler, genellikle olayların en başında protestoları tetiklemiş olan türden kemer sıkma politikaları uygularken bulurlar kendilerini.”[11]

Bir yandan, bu başarısızlıkların bizzat kendisinin kapitalizme yönelik daha köklü bir sistemik eleştirinin — yani “sınıf bilincinin” — ortaya çıkmasına katkı sunması beklenebilirdi; çünkü dikkat eden herkes için “egemen sınıfın çıkarlarının temel birliği” apaçık hale gelir. Ancak Prasad’ın belirttiği gibi:

“… bunu sermaye bilinci olarak yorumlamak daha doğru olabilir. Ayaklanmanın daha ileri gidebilmesi için, ülkenin küresel pazarla ilişkisi sekteye uğramışken yurttaşlarının ne yiyip nasıl yaşayacağı belirsizliğiyle yüzleşebilmek gerekirdi. Sonuçta proletarya, kendini ancak kapitalist toplum ilişkileri aracılığıyla ve bu ilişkilerin içinde yeniden üretebilir.”

Diğer bir deyişle, bir isyan, olağan düzenin askıya alındığı o aralıkta devrimci kırılmayı kurgulayamazsa günün sonunda piyasaya teslim olma riskiyle karşı karşıya kalır: Bu mücadeleyi verenler, sermayeyi hayatın önündeki bir engel olarak kavrayabilirken onu yıkmayı tahayyül edemez hale gelir.[12]

 

  1. İsyanlar, devrimci bir kırılmayı örgütlemek için kullanılabilecek alternatif özyönetim biçimleri yarattı, ancak bunların potansiyelinin farkına varamadı

1950’lerde Alman teknoloji filozofu Günther Anders, sanayi toplumlarında “Prometheusçu boşluk” adını verdiği bir olgudan bahsetmiş, tahayyül ve eylem arasındaki klasik ilişkiyi tersine çevirmişti. Ütopyacılık hayal gücümüzün halihazırda var olandan daha büyük ve geniş olduğu, kendini gerçekliğin ötesinde var ettiği fikrine dayanırken, Anders, günümüzde tam tersinin geçerli olduğunu savunur: Nükleer bombaların icadıyla birlikte, çeşitli fiziki eylemlerin, bu eylemi gerçekleştiren öznenin artık tahayyül etme, düşünme ve hissetme kapasitesini aştığı bir “Prometheusçu boşluk” ortaya çıktığını söyler. Yani yaptıklarımızı tam anlamıyla kavrayamıyor, üstelik sorumluluğunu dahi alamıyoruz.[13] “Tersyüz edilmiş ütopyacılar” hâline geldik; kendi pratiklerimizin ölçeğini veya sonuçlarını tahayyül edemeyen insanlarız. Kendi eylemlerimizin içinde, bizim için kavranamaz bir şey saklıdır. Tahayyül artık yalnızca mevcut olanın ötesine geçmekte yetersiz kalmamakta, gerçekliğin bile gerisine düşmektedir.[14]

Siyasal mücadelelerde de benzer bir durum gözlenebilir. Reformist bir doğrultuda ilerleseler dahi, özneler bazen, mücadelenin miras aldığı kavramlarla açıklanamayan ve bu yüzden zamanında gerçek radikalliği fark edilmeyen atılımlar yaratırlar. Özneler bu sebeple eylemlerinin taşıdığı tarihsel anlamın bütününü o an tahayyül edememekle birlikte geleceğin mücadeleleri için nasıl bir kıvılcım yaktıklarından da haberdar olmayabilirler. İşte tam da pratikle düşünce arasındaki bu açıklıkta teorinin görevi, tarihin katmanları arasında gizlenenlerin gelişim potansiyelini (Entwicklungsfähigkeit) ortaya çıkararak bir dönemin refleksleri ile sonrakiler arasında diyalektik bir köprü kurmaktır.[15]

“Sarı Yelekliler” hareketi bu açıdan büyük bir örnek teşkil ediyor. Sahip olduğu pek çok yaratıcı özelliğin arasında iki önemli ilerleme özellikle dikkat çekiyordu. İlk olarak, hareketi tetikleyen unsurlar — yaşam maliyetinin artması, sosyal hareketliliğin daralması, kamu hizmetlerinde kesintiler gibi — son derece tanıdık toplumsal baskılar olsa da ayaklanmanın örgütlenişi geleneksel siyasal kimlik ve toplumsal aidiyet kategorilerini dolaşarak, basit ve kolayca çoğaltılabilir bir öz-katılım jestini tercih ediyordu: katılmak için yapılması gereken tek şey yeleği giyip bir eyleme girişmekti. Bu sayede hareket, birbirinden ayrı oluşmuş toplumsal hareketler (öğrenciler, işçiler, göçmenler vb.) arasında “yakınsama” sağlama sorununa ilişkin Troçkist tartışmayı doğrudan aşmış oldu. Her siyasal mücadele, aidiyet alanını belirlemek için bir tür biçimselleştirme gerektirse de fosforlu yelek ya da bir şemsiye gibi gündelik bir nesnenin bu işlevi üstlenmesi, mücadele gücünün esasen yayılan ve başka yerlere sıçrayan bulaşıcı inisiyatiflerle tanımlanmasını; kendisini temsil etme yetkisine sahip belirli bir toplumsal gruba atıfla sınırlandırılmamasını sağladı. Bu durum, Sarı Yeleklilerin, yönetsel düzenin merkezî bir mekanizmasını — antagonizmayı üniversite politikaları, işyeri anlaşmazlıkları gibi kurumsal kanalların sınırları içine hapsetmek için toplumsal kimliklerimize duyduğumuz bağlılıktan yararlanan mekanizmayı — başarıyla boşa çıkarmasına imkân verdi. Hong Kong’daki barikatlardan günümüzün “gençlik depremlerine” kadar, artık tüm isyanlar bir manga korsan bayrağının[16] anonim bayrağı altında toplanabiliyor ve neredeyse virüs gibi yayılan, iddialı internet fenomenlerine dönüşüyor. Bu yeni biçim, daha deneysel yaklaşımlarla ilerleyerek sistem tarafından bastırılma riskini de aza indiriyor. Yine de Sarı Yelekliler, kendi yaratıcı eylemlerinin devrimci gücünün farkına varamayarak, kendilerini Fransız Devrimi’nin imgesel dünyası ve belli belirsiz bir “halk” anlayışıyla sınırlandırdılar. bu da pek çok kişinin yeniliklerini, yükselen sağ popülizmle karıştırmasına yol açtı. Yakaladıkları virallerin (meme) mülkiyet dışı dinamizmi yerine, mitin simgesel aşkınlığını yeniden üreten bir hareket haline geldiler.[17]

İkincisi: birçok ayaklanma, güçlerini burjuva iktidarının sembollerine yöneltme eğilimindeyken — mahkemeler, parlamentolar, polis karakolları gibi — Sarı Yelekliler mücadelelerini örgütledikleri, strateji geliştirdikleri ve yaşamlarını paylaştıkları üsleri gündelik hayatlarına çok yakın bir yerde kurdular. O dönemde gözlemlendiği üzere:

“Gündelik hayata bu yakınlık, hareketin devrimci potansiyelinin anahtarıdır. Eylem noktaları, eylemcilerin evlerine ne kadar yakınsa, bu mekanların kişisel ve önemli hale gelebilmesi için milyonlarca farklı imkân bulunur. İşgal edilen yerin bir orman ya da vadi değil de bir kavşak olması, bu hareketlerdeki varsayımcı ve ütöpik içeriği somutlaştırır. Kitlelerin yaşadığı yerlere yakın bir kavşağı işgal etmek, Sarı Yelekliler’in günden güne geliştirdiği kolektif güveninin, taktiksel zekanın ve paylaştıkları siyasi duyarlılığın, aynı bölgelerde halihazırda var olan sosyal yaşam ağlarının, ilişkilerin ve dinamiklerin içine kök salabilmesi, kendine yer açabilmesi için oldukça önemlidir.”[18]

İşgal edilmiş bir meydanda ya da kurtarılmış bölgede (Zone to Defend, ya da ZAD) çoğu eylemcinin kendisinin yaşamadığı alanlarda ütopik gözüken arzular, bir kavşağa taşındığında, gündelik hayatın ta kendisinin içine sızabilecek konuma gelir. Bu tür üsler kolluk kuvvetleri tarafından saldırıya uğradığında, gündelik hayattan çekilen kaynaklar bu üsleri yeniden kurabilir; tıpkı Rouen’de, kavşakta inşa edilen geçici kulübeler defalarca yıkılmasına rağmen yeniden inşa edildiğinde gördüğümüz gibi.[19]

Buradaki yenilik sadece gündelik hayatla kurulan yakınlıkla sınırlı kalmadı, yoksa kırsal kesimlerdeki köy merkezlerini işgal etmek de gayet pratik ve yeterli olabilirdi. Eylem üslerini ekonomi ile gündelik hayat arasındaki eşikte, mesela tırların otoyollardan ticari malları taşıyıp şehre girmek için kullanmak zorunda olduğu o rota ve noktalarda konumlandırmak, kavşakların eylemcilere lojistik bağlamında bir baskı gücü vermesini sağladı. Ekonomik dolaşımı sermaye için en önemli olan noktada değil, sermayenin gündelik hayatla buluştuğu noktada bloke ederek, yaşam ile para arasındaki bağı, Occupy Wall Street’in (ya da Wall Street’i İşgal Et’in) yaptığı gibi burjuva iktidarının simgelerinin en görünür olduğu yerde değil, kendilerine en uygun olan konum ve koşullarda politize ettiler. Gerçekte, “art alan barikatlarının gerçek stratejik ufku ekonominin akışlarını bütünüyle askıya almak değil, onu gündelik yaşamın haritasına geri yerleştiren, orada kavranabilir ve karar verilebilir bir düzeye taşıyan yerleşik bölgesel üsler yaratmaktır.”[20] Gündelik yaşamın eşiğinde konumlanan bu lojistik zekânın, bölgesel ve ulusal sözcü konseyleri ve meclisler aracılığıyla ulusal ölçekte federasyonlaşması,[21] ayaklanmacı öz-örgütlenmeye özgün ve etkili bir paradigma sundu.

Tüm bunlara rağmen Sarı Yeleklilerin, yaratıcı eylemliliklerinin tam olarak neyi temsil ettiğini kavrayıp kavramadıkları belirsizdir. “Tüm iktidar komünlere” sloganının çağımıza nasıl uyarlanabileceğinin biçim ve pratiklerini yeniden tahayyül etme sürecinde olduklarını tahlil etmek yerine, Macron’un istifasını sağlamaya odaklanmaları, birçoğunun sadece farklı bir parlamento prosedüralizmi şekli olan, sözde “Yurttaşların Referans Girişimi”ne (RIC) sarılmasına neden oldu.[22]

Bununla birlikte Jerome Baschet için, bu “kurtarılmış bölgelerin” inşası, sonuna kadar gidilseydi ekonomiye yönelik daha geniş bir saldırının temel dayanağı olabilirdi. Bu sadece “mevcut kurtarılmış bölgeler arasındaki bağları” derinleştirmekle kalmaz, aynı zamanda:

“… kurtarılmış bölgelerin çoğalmasını ablukaların yaygınlaşmasıyla birleştirirdi. Kurtarılmış bölgeler kendi maddi kaynaklarını ve teknik kapasitelerini ürettikleri ölçüde, kritik anlarda, çeşitli yöntemlerle barikat kurma dinamiklerini güçlendirmeyi mümkün kılan belirleyici noktalar olarak hizmet edebilirler. Ne kadar çok kurtarılmış bölgemiz olursa, blokaj kapasitemizi de o kadar genişletebiliriz. Hatta bu pratikler ne kadar yaygınlaşırsa, yeni kurtarılmış bölgelerin ortaya çıkması da kaçınılmaz hale gelir.”[23]

Buradaki yanılgı, ihtiyaç duyulan şeyin sadece Sarı Yelekliler hareketinin bir tekrarı olduğunu düşünmek olurdu. Bu yaz Fransa’da 10 Eylül tarihinde “Her Şeyi Bloke Et” girişimi etrafında yaygın görülen bu yanılgı, taktik ve pratikler sorununu, onların ortaya çıkışındaki döngüsel kırılmadan ayırma eğilimden kaynaklanıyor.[24] Tarihi tekerrüre zorlayanlar ancak hayal kırıklığını garantiye alırlar.

 

  1. ABD Göç ve Gümrük Muhafaza Kurumu’na (ICE) karşı süren mücadele, pratik yönelimleri itibarıyla, 2020 George Floyd ayaklanmasını zayıflatan ayrışmaları aşmaya doğru bir yönelişe işaret ediyor.

2020 George Floyd eylemlerinin etki kapasitesi, mekansallaşma itkisi ile lojistik stratejilerin arasında yaşanan ayrımla sekteye uğradı. İktidarın kalelerini cepheden kuşatan işgaller, yani siyasi isyanlar, alışveriş merkezlerini ve alışveriş bölgelerini akınlar ve geri çekilmelerle hedef alan yağma kervanlarıyla (“mağaza cephesi isyanı”) hiçbir zaman anlamlı biçimde birleşemedi.[25] Sonuç olarak, lojistik-altyapısal bilinç nispeten apolitik bir yöntem olarak kalma eğilimindeyken, siyasi bilinç ise çoğunlukla sembolik değeri olan ama içi figüratif anlamda boşaltılmış yapılara yapışıp kaldı.[26] Savunma merkezlerinin (centros) inşası ile otonom takip, gözetleme ve bölme pratikleri birleştiğinde ICE’ye karşı verilen güncel mücadele, altyapı stratejilerinin yeniden politizasyonunu gündeme taşıyarak av ve avcı dinamiklerinin tersine çevrilmesine, yani artık avın avcıyı kovaladığı bir dinamiğe imkan sağladı. Bu olgu, siyaseti günlük yaşam alanlarına geri yerleştirme eğilimiyle birleştiğinde, 2020’de karşılaşılan limitlerin artık aşıldığına işaret ediyor.

Federal güçlerin DC, Chicago ve Portland gibi ABD şehirlerini işgal etmesinin ardından, Broadview, Illinois’deki ICE Gözaltı Merkezi gibi iktidar mekânlarının başlangıçta taşıdığı simgesel çekim, giderek sınıf ve ırk sınırlarını beklenmedik biçimde aşan, mahalle temelli öz-örgütlenmenin daha dağınık bir ethosuna yerini bıraktı. Ağırlık merkezi, düşman kaleleri etrafındaki kuşatma savaşının direnişi kırma potansiyeline sahip kıyma makinesinden uzaklaşarak gündelik yaşamın alanlarına geri taşındı ki bu olumlu bir gelişmedir. Mahalle sakinleri, düdük ve kornalardan gelecek bir çağrı duyduklarında blokları kuşatıyor, özel araç konvoyları ICE yetkililerini ana caddelerde takip edip bölüyor; komşular okullar, işyerleri ve sokak satıcıları etrafında birleşiyor. Mahalle savunma meclisleri Chicago’da ve ülkenin farklı noktalarında hızla türedi; aktivistler Home Depot mağaza park alanları ve taşeron işçilerin sık kullandığı diğer alanlarda savunma merkezleri kurdular. Yakın tarihli bir “nasıl yapılır” rehberine göre, bu merkezler politik altkültürün ya da iş yaşamının yakınlıklarını aşan karşılaşma alanları olarak işliyor ve “öfkeli insanlara, öfkelerine yön verebilecekleri mekân temelinde ilişkiler sunuyor.”[27]

Gündelik yaşam ve toplumsal yeniden üretim arasındaki bağlantı artan bir hızla politikleştikçe, genellikle mağaza yağmalamalarıyla ve kırıp dökmelerle kısıtlandırılmış lojistik stratejiler genelleşmeye, kolektife karışmaya ve yerel bir takip grubuna katılıp devriye gezmeye istekli herkes için ulaşılabilir hale geliyor. Kolektif gözetim pratikleri, tutuklamaları önleme, güvenli geçiş sağlama, düşmanları taciz edip uzaklaşma gibi somut bazı görevlerle birleştiğinde, yirmi yıldır varlık göstermiş toplumsal hareketlerin başarmakta zorluk çektiği hedefe yaklaşır hale geliyor: metropol alana kolektif katılımı, ekonomik olmayan, taraflı bir siyasal zeminde yeniden tesis etmek.

Siyasi stratejiler, ancak dayandıkları gerçekler kadar tutarlı olabilirler. Bu anlayış, 2019 Hong Kong eylemlerinin öznelerini bilgi doğrulama ve bu konuda denetim sağlama konusuna önem vermeye itti. Bu pratikler, günümüzün ICE karşıtı mücadelelerinde, altyapısal bilgi paylaşımını, kolektif varlık gösterme etiğiyle birleştirerek yeniden hayat buldu. Çeşitli ABD şehirlerinde yeni bir siyasi deneycilik, düşmanın izlerini tespit edebilmek için günlük hayatı analiz ediyor ve tarıyor. Kaçırma olaylarına müdahale etmek ve bunları önlemek için hızlı müdahale ağları, aktivistlerin araba ile veya yaya olarak devriye gezdiği alanlardan veya sosyal medyada paylaşılan raporlardan gelen gözetim istihbaratına dayanıyor. Burada toplanan bilgiler, daha sonra tespit edilmelerini kolaylaştırmak için ICE araçlarının tanımlarını ve plakalarını karşılaştıran, şasi numaralarını çeken ve konum detaylarını simültane bir şekilde değiş tokuş eden büyük Signal gruplarına sızdırılıyor. SALUTE protokolünün[28] kullanımı, bilgilerin eksiksiz ve uygulanabilir olmasını güvence altına alırken, bu pratiklerde yalnızca olgusal bilginin dolaşıma sokulmasından daha fazlası söz konusudur.[29] Bu lojistik zekânın üretilişine paralel olarak yeni bir siyasal duyarlılık da şekillenmektedir.  Şehrin atomize bireysel deneyimi, kolektif bir dikkat gücüne dönüşüyor; hem düşmanın sürekli takibi ve profillenmesi yoluyla hem de yaşadığımız mekânları dolduran ritimler, akışlar ve niteliksel ilişkilerin sezilmesiyle ifade edilen bir dikkat. Aynı rehberin belirttiği gibi, kurtarılmış bölgeler “çevre halkının ihtiyaçlarına ne denli dikkat ettiğinize bağlı olarak başarılı ya da başarısız olacaktır.” İşaretlere yönelik bu çıraklık kursu sayesinde, anti-ICE mücadelesi ortak bir dünyanın doğumuna yardımcı oluyor.

Gündelik hayatın lojistik stratejiler aracılığıyla politikleştirilmesinin egemen güçlerin meşruiyeti için yarattığı tehdit oldukça büyük. İşte tam da bu nedenle Trump yönetimi, kendi saldırılarına karşı gösterilen bu direnişi, önceden sindirilmiş bir kimlik anlatısı ve dayatmasıyla bertaraf etmeye çalıştı. Mücadeleyi, ideolojiler ya da toplumsal kimliklerden bağımsız olarak herkesin erişebildiği dağınık altüst edici pratiklerin memetik dolaşımı olarak tanımak yerine, yöneten güçler liberal elitler tarafından finanse edilen ve merkezi otoritelerden emir alan hücrelere bölünmüş hiyerarşik bir örgüt (“Antifa”) miti yanılsamasını üretiyor. Bu gülünç ve bütünüyle asılsız anlatının amacı kimseyi onun sözde gerçekliğine ikna etmek değildir (zaten hiçbir gerçeklik payı da yoktur); amaç, her gün daha görünür hâle gelen hakikati perdelemektir: yurttaş–yurttaş olmayan ikiliği, şiddete dayalı bir apartheid rejiminin tahammül edilemez aracıdır.

Bu yeni protesto dalgası, kendi özneleri tarafından henüz görülmeyen başka hangi potansiyelleri barındırıyor olabilir? Kolektif lojistik strateji ve dinamik hareketlilik kapasitesiyle güçlenen, mahalle meclislerinden oluşan yaygın bir ağ, sadece birkaç adım daha ileri taşınsa başka neler başarabilir? Tutuklamaları etkili bir şekilde önlemek ve komşuları korumak için daha da iddialı ve büyük ölçekte lojistik ablukaya alma girişimleri gerekli olabilir. Tüm şehirlerde koordine eylemler düzenlemeye veya mahalleler üzerinde toplumsal bir kontrol sağlamak için ekonomik barikatlar kurmaya başlamak için başka ne gerekli? ICE bu şehirlerden çekildiğinde, halkın öz gücünü pratiğe döktüğü bu tür yapılanmalar başka hangi amaçlar için kullanılabilir?

 

  1. Aracılık mekanizmalarının çözülmesi, Sol’un tükenişine işaret edebilir; onun ardından yeni bir devrimci yeraltı filizlenebilir.

Çatışan güçler liberal demokrasinin ötesine geçecek sıçramanın yönünü şekillendirmek için yarışırken, aracılık mekanizmaları erimeye devam edecektir. Bir “yumuşak güç” aktörü olarak solun isyankâr enerjisi, devlet tarafından tanınma ve reform vaatleriyle sınırlanma eşiğine gelebilir. Sağın sol kültürün temellerine yönelik akademisyenleri işten atma, aktivistler ve öğrencileri kriminalize etme, LGBTİQ+ ve göçmen hakları örgütlerinin kaynaklarını kesme gibi saldırıları sürerken, siyasi yeraltını yeniden inşa etmek için tarihi bir fırsat doğuyor.

Bu bağlamda Sudan örneği yol gösterici olabilir. Prasad’ın belirttiği gibi:

“2013 ayaklanmasını takiben direniş komiteleri yaygınlaştı ve bu komiteler, kendilerini bir sonraki mücadele dalgasına hazırlama görevini üstlendi. Bu da somut olarak şu anlama geliyordu: mahalle dayanışma merkezlerini ayakta tutmak, gerekli altyapıyı inşa etmek ve malzeme stoklamak, şehir içi ve şehirlerarası yoldaşlık ağları kurmak, bu ağların kapasitesini koordine eylemlerle test etmek. Devrim 2018 sonunda geldiğinde, bu örgütler mücadelenin yoğunlaşmasını sağlayan önemli aktörlere dönüştü. Direniş komiteleri, Başkan El-Beşir’in istifasının ardından devrimi yeni bir aşamaya taşımayı da başardı.”[30]

Sol-sonrası bir yeraltı örgütlenmesinin somut görevleri henüz netleşmiş değil. Kamuoyunun Luigi Mangione vakasına verdiği tepkiler gösterdi ki, bu yeni örgütlenme politik çerçevesini geleneksel sol-sağ kültür savaşı kodlarına göre çizmek zorunda değildir. Yakın tarihin açmazlarını dikkatle tarayan, devrimci tahlil ve iç görüleri ustalıkla günümüze taşıyan ve ulaştığı sonuçları kararlılıkla uygulayan militan ve cesur bir hareketin, aşırı-sol kültürel gettonun sınırlarını da aşarak geniş bir yankı bulması mümkün.

Bir yüzyıldan uzun süre önce Kropotkin şu uyarıyı yapmıştı:

“Dostlarımız sık sık ‘Aman aşırıya kaçmamaya dikkat edin! İnsanlık bir günde değiştirilemez. Kamulaştırma ve anarşi planlarınızda acele etmeyin, yoksa kalıcı bir sonuç elde edemezsiniz’ diyor. Aslında mülksüzleştirme konusunda korktuğumuz şey bunun tam tersidir. Yeterince ileri gitmemekten, kalıcı olmak için çok küçük ölçekte bir kamulaştırma planı yapmaktan korkuyoruz. Devrimci itkinin yarı yolda dizginlenmesini, kimseyi tatmin etmeyecek eksik kalan önlemlerle yetinilmesini istemiyoruz. Böyle bir durum toplumda inanılmaz bir kargaşa yaratıp günlük yaşamı felç eder, ancak hiçbir yaşamsal güç üretemez. Başardığı tek iş yalnızca genel bir hoşnutsuzluk yaratmak ve kaçınılmaz olarak karşı-devrimin zaferine zemin hazırlamak olur.”[31]

Rüzgar bir gün yeniden devrimcilerin lehine eserse, karakollar yanarken ve siyasetçiler sığınaklarda saklanırken, eylemciler de bu anı boşa harcamamalı. Komünün Discord sunucularındaki sanal bir parlamentoyla ikame edilmesine izin vermemeli; bunun yerine fırsatı, mümkün olduğunca çok katılımcıyı içine çeken yaygın, yüz yüze komünist paylaşım deneylerini ilerletmek için kullanmalıdırlar.

Bugün hayal edilebilir hiçbir şey yeterli görünmese de tarihin içerisinde hâlâ bizi şaşırtabilecek oyuklar mevcuttur.

Kasım 2025

Görseller: Christopher Thomas

 

Kaynak: https://illwill.com/revolts-without-revolution#ref11

Not: Kesintisiz Faaliyet, çevirisini yayınladığı makalelerde aktarılan tüm görüşleri benimsemek zorunda değildir. Amacımız ilginç veya faydalı olabileceğini düşündüğümüz çeşitli görüşleri/perspektifleri paylaşmaktır.

 

NOTLAR

[1] One Piece bayrağına ait viral dolaşıma girdikçe, yerel süslemeler edinir. Örneğin Madagaskar’da, saman şapka yerine Betsileo etnik grubunun geleneksel olarak giydiği satroka kovboy şapkası kullanılır. Yine de ulusal kimliğin, bulaşıcı simgenin ya da işaretin üzerine bir aksesuar gibi “binmesi” — ve bunun tersinin geçerli olmaması — kayda değerdir. Bkz. Monica Mark, “Gen Z’ protesters in Madagascar call for general strike Madagaskar’daki ‘Z Kuşağı’ protestocuları genel grev çağrısı yapıyor,” Financial Times, 9 Ekim 2025.

 

[2] Blaumachen, “The Transitional Phase of the Crisis: the Era of Riots,” 2011 (https://libcom.org/article/era-riots-update)

 

[3] Maurizio Lazzarato, “The United States and ‘Fascistic Capitalism,’” translated Eric Aldieri, Ill Will, October 7, 2025. (https://illwill.com/fascistic-capitalism)

 

[4] Interview cited in Vasudha Mukherjee, “Trump turns ally investments into $10 trillion US ‘sovereign wealth fund,’” Business Standard, Aug 14, 2025.

 

[5] Önce ayaklanmaların sahneye çıkması, ardından ise hem içeride hem dışarıda ABD-merkezli düzeni geri getirmeyi amaçlayan faşizan bir karşı hamlenin gelmesi, kafamızı karıştırmamalıdır. Görünmez Komite’nin 2008–2013 döngüsüne dair bilançosu şu sözlerle son buluyordu: “Hiçbir şey faşist seçeneğin devrime tercih edilmeyeceğini garanti etmez.” The Invisible Committee, To Our Friends, translated Robert Hurley, Semiotexte, 2014. (https://illwill.com/print/the-invisible-committee-to-our-friends)

 

[6] Nueva Icaria, “New Fascisms and the Reconfiguration of the Global Counterrevolution, Ill Will, August 11, 2025. (https://illwill.com/new-fascisms)

 

[7] Lazzarato, “‘Fascistic Capitalism.’”

 

 

[8] Pranaya Rana, “The Week after Revolution,” Kalam Weekly (Substack), September 19, 2025. (https://kalamweekly.substack.com/p/the-week-after-revolution)

 

[9] S. Prasad, “Paper Planes,” August 31, 2022. (https://illwill.com/paper-planes)

 

[10] Phil Neel, ekonomik/ekolojik “geçim koşulları” üzerine verilen mücadelelerle, bu koşulların otoriter biçimde “dayatılması” üzerine verilen mücadeleler arasında bir ayrım yapar (“Theory of the Party,”). Son dönemdeki küresel eğilim şudur: Geçim koşullarında reform talep eden kitlesel ve şiddetsiz toplumsal hareketler, düzen güçleri aşırı tepki verip ateş açtığında bir anda militanlığa savrulmakta; böylece mücadelenin çerçevesi ilk kategoriden ikincisine, yani kemer sıkmadan otoriteye kaymaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ise bu örüntüye bir istisna oluşturur: Kemer sıkma önlemleri arkadaki temel basıncı sağlasa da, son on yıllarda ekonomik sorunlar etrafındaki mücadeleler neredeyse hiç kitlesel, çatışmalı bir huzursuzluğa tırmanmaz; bu tür patlamalar yalnızca otoriter zor kullanımıyla tetiklenir. Gıda yardımlarındaki kesintiler, barınma güvencesizliği ya da sağlık hizmetine erişimin engellenmesi gibi başlıklarda burada bir ayaklanmanın patlak vermesi pek olası değildir; yine de, geçim koşulları etrafında örülen mücadeleler sırasında kurulan aktivist ağlar zaman zaman anti-otoriter kitlesel huzursuzluğun derinleşmesine katkıda bulunur. 2025 Haziranı’ndaki ayaklanmaların ardından Los Angeles kiracı sendikası altyapısının, anti-ICE savunma merkezlerinin kurulması için seferber edilmesi buna bir örnektir.

 

[11] Prasad, “Paper Planes.”

 

[12] Bu durumda hayal gücündeki yetersizlik, zamanında yapılması gereken pratik deneylerin yapılmamış olmasının bir sonucudur. VII. Tez ise bunun tersini, yani gerçekleştirilen deneylerin sahip oldukları etki gücünün fark edilmediği durumu inceler.

 

[13] Günther Anders, “Theses for the Atomic Age,” The Massachusetts Review, Vol. 3, No. 3 (Spring, 1962), 496.

 

[14] Örneğin, nükleer bombalara “silah” demek ve onların taktik kullanımını tartışmak, onları bir araca, belirli bir amaca hizmet eden bir nesneye benzetmektir; oysa bu tür bombaların kullanımı, böyle herhangi bir “amacın” gerçekleştirilebileceği dünyanın kendisini yok etme tehdidi taşır. Dolayısıyla böylesi bir kullanım, araç–amaç ilişkisini tamamen geçersiz kılar ve tüm taktiksel değerlendirmeleri anlamsızlaştırır. Buna rağmen, hayal gücünün onları düşünebildiği tek tutum, bu kategorik hata olmasına karşın, hâlâ araçsal bir tutumdur. Bkz. Günther Anders, “Komutments in the Atomic Age,” Burning Conscience, Monthly Review Press, 1962, ss. 15–17.

 

[15] Gilbert Simondon, teknik nesnelerle ilişkimizin “yapaylığının” ancak onların evrimini genetik olarak kavramayı öğrenmemiz koşuluyla düzeltilebileceğini savunuyordu; yani bu evrimi, onlara yansıtılan insan amaçlarından ayırarak, onların öğelerinin, bütünlüklerinin ve ilişkili çevrelerinin gelişimini kendi terimleri üzerinden kavramakla. Benzer bir şekilde, mücadelelerin çeşitli dizileri boyunca pratik itkilerin ve jestlerin evrimini, mutasyonunu ve dolaşımını incelediğimizde, metodolojik olarak bu mücadelelerin katılımcılarının kendileri için belirledikleri amaçlara yapılan göndermeyi askıya almak ve evrimlerini bir döngüden diğerine kendi terimleriyle düşünmeye çalışmak yardımcı olabilir. Bazıları, pratiklerin dolaşımına ve evrimine odaklanmanın, Kiersten Solt’un “tekniğin nihilizmi” dediği şeye yenik düşme riski taşıdığını ileri sürmüştür. Oysa bana göre devrim yanlıları hâlâ yeterince teknik düşünmemektedir. Çok fazla kişi, mücadele yöntemlerinin takip edilen amaçlardan doğrudan akıp geldiği ya da salt iradi bir kararla benimsenebileceği yönündeki soyut ve tarihdışı bir siyasal eylem kavramını yeniden katılaştırmaya devam ediyor. Oysa pratikte, eylemsellik olanaklılıktan önce gelir: Tüm mücadeleler, siyasal olarak mümkün olanın deneyimini, daha önce dolaşımda bulunan itkilerden oluşturulan bir repertuara dayandırır ve yenilikleri de bu repertuarın koyduğu sınırlar içinde geliştirilir. İşte bu mevcut menü ya da repertuar — ki buna taktik dizilim (phylum) diyebiliriz — tahayyül edilebilir olanın sınırlarını belirler. Ve hayal gücümüz, çoğu zaman onun ötesine koşmak bir yana, hatta onun gerisinde kalır. Dolayısıyla, etik ve politik değerleri gerçekliğin önüne projekte edip pratiği yalnızca onları gerçekleştirecek bir araç gibi görmek yerine, pratik analizimiz hayal gücümüzü genişletmek için kullanılabilir ve böylece fiilliği yeniden mümkün hâle getirebilir. Bu da, sınırların aşıldığı yarıkları, atılımları ve anları bulmak amacıyla pratik itkilerin mücadele dizileri boyunca evrimini izlemeyi gerektirir.

 

[16] 2025 ayaklanma dalgası, “Jolly Roger”ı küresel sancağı olarak benimseyerek “Z kuşağı” terimini sıradan bir demografik tanımlamadan, ortak bir mülksüzleştirilmenin simgesine dönüştürdü. Endonezya ve Nepal’den Madagaskar, Fas ve Peru’ya uzanan viral dolaşımı sayesinde “Z kuşağı” korsan bayrağı bugün devlet ile sermaye arasındaki tanıdık bir gerilime tanıklık etmektedir: tüm iyi yerel işler “nepo ba”ler tarafından kapıldığından para kazanmak için yurtdışına gitmeniz gerekir; fakat neoliberal düzen çökerken devletler sınırlarını kapatmaktadır. Ortaya çıkan şey çelişkili bir deneyimdir: işçiler kökünden sökülmüş durumdadır ama aynı zamanda kuşatılmıştır; dünyaya kalan tek erişimleri ise çevrimiçidir. Korsan özgürlüğünün sanal topluluğu tam da bu karaya sıkışmış ekonomik durumun olumsuz bir yansımasıdır. Elbette bu durum hiçbir şekilde yalnızca gençlerle sınırlı değildir. “Gençlik” vurgusu görünüşe bakılırsa paradoksal biçimde negatif bir erdeme işaret etmektedir: kirli ellere sahip olmamak. Genç olmak, henüz iktidarda olmamak, henüz bir düzen yürütmemek, henüz yerel ve küresel güç paylaşımı ağlarına bulaşmamış olmak, henüz yozlaşmamış olmak demektir. İşte bu negatiflik — ve yaşın pozitif bir niteliği değil — “Z kuşağı” işaretleyicisi etrafında bir mücadele gücünün kümelenmesini mümkün kılmıştır.

 

[17] Sarı Yeleklilerin miti kullanmasını olumlayan karşıt bir okuma için bkz. “Epistemology of the Heart,” Liaisons Cilt 2: Horizons, PM Press, 2022. Ancak yazarların kendilerinin de kabul ettiği gibi: “Sorun şu ki, mitin gerçekleşmesi mücadelenin gücüne katkıda bulunsa da, yenilmişlerin geleneği bir gelenek olarak kalabilmesi için yenilmiş olarak kalmalıdır” (375). Burada olduğu gibi her zaman, mitin olumlanması örnek teşkil eden ölümün bir kültünden, yani bir religio mortis’ten ayrılmaz. Bana göre komünizm, ebediyete değil, yeryüzündeki yaşama yönelik bir bahis olmalıdır.

 

[18] Adrian Wohllbeben and Paul Torino, “Memes with Force. Lessons from the Yellow Vests,” Mute, February 26, 2019.

 

[19] Adrian Wohlleben, “The Counterrevolution is Failing,” Commune, Feb 16, 2019.

 

[20] Adrian Wohlleben, “Memes without End,” Ill Will, May 17, 2021. Reprinted in The George Floyd Uprising, ed. Vortex Collective, PM Press, 2023, 224-47.

 

[21] Anonymous, “Learning to Build Together: the Yellow Vests,” Ill Will, May 9, 2019.

 

[22] “Référendum d’initiative Citoyenne” (RIC), “Fransa’da yasaların önerilmesi ya da yürürlükten kaldırılması, siyasetçilerin görevden geri çağrılması ve anayasa değişikliği gibi konularda halka referandum yoluyla danışılmasına izin verecek bir anayasa değişikliği önerisine” karşılık gelir. (Wikipedia)

 

[23] Jérôme Baschet and ACTA, “History Is No Longer on Our Side: An Interview with Jérôme Baschet,” Mute, January 23, 2020.

 

[24] Temps Critiques, “On the 10th of September,” Ill Will, September 10, 2025. (https://illwill.com/september-10th )

 

[25] Bu argüman, Wohlleben’de daha ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. “Memes without End.”

 

[26] 2022’de Kazakistan’da ya da bu yaz Nepal’de yaşanan ardışıklıklardan çıkarılması gereken ders, iktidar mekânlarının göz ardı edilmesi ya da kendi hâllerine bırakılması gerektiği değil; onlarla yapılabilecek tek şeyin, duygusal bir bağ kurmaksızın yerle bir edilmeleri olduğudur. Bu açıdan bakıldığında, Sri Lanka’daki havuz partisi bile biraz fazla uzun sürmüş ve aslında ülkenin sokaklarında, mahallelerinde ve akaryakıt istasyonlarında gerçekleşmesi gereken şenliklerden dikkatleri uzaklaştırmıştır. Nepalli protestocular burjuva iktidarının fiziksel sembollerini kül etmiş olsalar da, henüz yerleşim alanlarının yakınında bağımsız halk iktidarı üsleri inşa etmemiş, bunun yerine seçtikleri politikacıların iktidara getirilmesini planladıkları Discord kanallarındaki sanal forumlara çekilmişlerdir. Saldırılarının vahşetine rağmen, parlamenter siyaset kavrayışı bu süreçten zarar görmeden çıkmıştır.

 

[27]Lake Effect Collective, “Defend our Neighbors, Defend Ourselves! Community Self-Defense from Los Angeles to Chicago,” 4 . Metin, otonom müdahalenin “proaktif” tutumuyla (s. 4) yalnızca sözde “yerelliklerin” yaptıklarına “destek ve kolaylaştırma” ile sınırlı bir müttefik siyaseti arasında gidip gelse de (yazarları adeta dünya dışı varlıklarmış gibi konumlandırarak) (s. 5), mevcut anda dahil olmak isteyen bireyler ve kolektifler için güçlü bir pratik araç seti sunmaktadır.

 

[28] SALUTE, şu ifadelerin baş harflerinden oluşan bir hafıza yardımıdır: büyüklük/güç (S), eylemler/faaliyet (A), konum ve yön (L), üniforma/giysi (U), gözlemin zamanı ve tarihi (T), ekipman/silahlar (E). Bu çerçeve, bir gözlem rapor edilirken ayrıntılı ve eksiksiz bilgi verilmesini sağlamak için kullanılır.

 

[29] Lake Effect Collective, “Community Self-Defense,” 9.

 

[30] Prasad, “Paper Planes.” Ancak fark şudur: Sudan’ın neo-konseyci hareketi kendini koruyamadığından çökerken, ABD’deki olası bir ayaklanma, yüzeyin hemen altında kaynayan silahlı çatışmayı durdurabilmek için tüm yaratıcı imkânlarını kullanmak zorundadır; tâ ki kolektif özerklik deneyleri bu arada büyüyüp sağlamlaşabilsin.

 

[31] Peter Kropotkin, The Conquest of Bread and Other Writings, Cambridge University Press, 48.