“Barış, Ekmek, Toprak” Şiarı ile 1 Mayıs’ta Taksim’e- Nisan Sur

 

Dünya, 2026 baharına bir dünya savaşının açık ya da örtük gölgesi altında girerken, bu gölge yalnızca cephe hatlarını değil; emeğin, doğanın ve yaşamın bütününü kuşatan bir karanlığa dönüşüyor. Bugün yaşanan, yalnızca devletler arası bir çatışma değil; kapitalist sistemin kendi krizini yönetme ve yeniden üretme biçimi olarak savaşın her düzeyde örgütlenmesidir. Bu nedenle savaş, yalnızca sınır hatlarında değil; fabrikada, ofiste, zeytinliklerde, madende, kentte ve sofrada sürmektedir. Dolayısıyla, işçi sınıfının siyasal sözünün en büyük agorası olan başta Taksim olmak üzere 1 Mayıs meydanları, savaşın yıkıcılığına karşı barış mücadelesinin devrimciliği ile yankılanmalı!

İran ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki savaş ile birlikte tırmanarak ve coğrafi olarak genişleyerek yıllara yayılacağı belli olan gerilim, klasik bir jeopolitik rekabetten ibaret değil. Bu savaş, Lenin’in tanımladığı biçimiyle emperyalizmin güncel tezahürüdür: Finans kapitalin egemenliği altında, dünya pazarlarının ve kaynakların yeniden paylaşım mücadelesi olarak şekillenen küresel hegemonya mücadelesi. Biliyoruz, emperyalizm, kriz anlarında kendini savaşla yeniden üretir. Dolayısıyla içinde olduğumuz savaş da kapitalizmin bir istisnası değil; onun süreklilik biçimidir. Ancak her tarihsel momentte olduğu gibi, bu paylaşımın bedelini ödeyenler yine işçi sınıfı ve halklar olmuştur. Yerinden edilenler, yoksullaşanlar, bombalar altında yaşamını yitiren çocuklar ve geleceği elinden alınan işçiler… Bugünün savaşları, yalnızca toprakları değil; bütün düzeyleriyle yaşamı da parçalamakta.

Bu savaşın ayırt edici yönlerinden biri de savaşın ekonomik boyutunun tüm ağırlığını bizzat savaşı yürüten aktörlerin dilinde açıkça görmemiz. Petrol arzı, altın fiyatları, doların seyri, borsaların dalgalanması… Tüm bu başlıklar, savaşın gerçekliğini perdeleyen bir ideolojik aygıt gibi çalışmaktadır. Bu bakış açısı, insan hayatını bir veri setine indirger; yıkımı, kaybı ve ölümü rakamsal göstergelere çevirerek görünmez kılar. Böylece egemen sınıfın dili, gerçekliğin kendisiymiş gibi dayatılır. Bugün küresel şehirlerin rekabeti, sermaye akışlarının yönü ve yatırım iklimi tartışmaları; bombalanan okullardan, öldürülen çocuklardan daha fazla konuşuluyorsa, bu bir tesadüf değildir. Bu, kapitalizmin barbarlığını normalleştiren ideolojik bir tahkimattır. Çünkü sistem için esas olan, yaşamın korunması değil; sermaye birikiminin sürekliliğidir. Emperyalistlerin Davos’ta çıkardığı günahlar ve devrimci teorisyenlere sözde atıfları, kan damlayan söylemlerinin yıllardan beri doldurduğu kuyuları örtemez.

Ortadoğu siyasetine müdahil olan tüm iktidarlar gibi, Türkiye’deki Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidar da bu yeniden paylaşım sürecinde kendine alan açma arayışındadır. Ancak bu arayış, çoğu zaman “ulusal çıkar” söylemiyle örtülse de gerçekte bağımlı birikim modelinin zorunluluklarıyla şekillenmektedir. Türkiye kapitalizmi, emperyalist merkezlerle kurduğu eşitsiz ilişkiler üzerinden ayakta durmakta; bu nedenle dış politika hamleleri, uluslararası sermayeyle kurulan bağımlılık ilişkilerinin yeniden pazarlığından ibaret kalmaktadır.

Donald Trump, Venezuela ve İran üzerinden kriz ihracıyla kendi siyasal konumunu güçlendirmeye çalışırken beklediği sonucu alamamış; katliamlar ve soykırımla inşa edilmiş bir nefret kalesi oluşturarak iktidarda kalacağına inanan Binyamin Netanyahu, güvenlik hayalini kendisi için de bir kabusa çevirmiş durumda. “Gazze Rivierası” gibi sermayenin ağzını sulandıran insansızlaştırılmış doğaya dair yeni sömürü projeleri, savaşın dumanları arasında kaybolmuş durumda. Buna karşılık Vladimir Putin, Ukrayna savaşının yarattığı jeopolitik boşlukları lehine çevirerek, Avrupa pazarına yeniden açılma şansı yakalayarak göreli bir güç konsolidasyonu sağlamıştır.

Yeniden Türkiye’ye dönersek, Erdoğan hükümeti savaşa yönelik hesaplarında ayrıca, gerilimlerden arınmış bir Kürdistan coğrafyası üzerinden Ortadoğu güvenlik ve enerji koridorlarından nemalanmak ve Amerika’nın yamacında Körfez ülkelerinin ışıltılı şehirlerinin düşen prestijinden faydalanmak derdinde. Uluslararası sermayeyi çekmek için tüm teşvikleri yapacaklarını açıklayan hükümetin bu teşvikleri emekçilerin üstüne basa basa yapacağı açık. Bu stratejinin anlamı açıktır: emeğin daha da ucuzlatılması, doğanın daha pervasızca yağmalanması ve kentlerin sermaye birikiminin nesnesi haline getirilmesi.

Nitekim 2026 baharının mücadele takvimi, bu dönüşümün sahadaki karşılığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Filistin soykırımına karşı limanları kapatan İtalyan, İspanyol ve Yunan liman işçilerinin uluslararası dayanışmasından Muğla ve Mersin’deki doğa talanına karşı zeytinliklerini koruyan köylülerin direnişine, mücadele her ölçekte ve herkese yayılmış durumda. Bugün ihtiyaç duyulan şey örgütlü bir sınıf hattıdır. Sendikalardan mahallelere, üniversitelerden üretim alanlarına kadar uzanan bir mücadele ağı kurulmadan, bu düzenin sınırları aşılamaz. Sermayeyi destekleyen iktidarlara karşılık emekçiler, haklarını savunmakta kararlı olursa ancak bu düzen değişecektir. Okullardaki saldırılara karşı eğitimcilerin Milli Eğitim Bakanlığı’na yönelik eylemleri de, Doruk Madencilik işçilerinin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı muhatap alan protestoları da, adaletsizliklerin hesabını sorma konusundaki iradenin kolay kolay bastırılamayacağını gösteren cemrelerden birkaçı.

Devletin tüm aygıtlarının sermaye lehine seferber edilmesi, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal bir tercih. Hukukun askıya alınması bir istisna değil; sınıf egemenliğinin olağan işleyişi. Yasaların uygulanmaması değil, sermaye lehine uygulanması söz konusudur. Doruk Madencilik örneğinde olduğu gibi, hukuksuzlukların bilinmesine rağmen müdahale edilmemesi, bu tercihin kurumsallaşmış halidir. Bu eylemler, devletin emekçilere yönelik tavrını ortaya sermektedir. Bizler için en ufak bir alacak bile, ancak mücadeleyle kazanılabilir. Hayatlarımız ise, sermayenin kanlı sunağında her an kurban edilebilir.

Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen Doruk Madencilik işçileri, yalnızca bir ücret mücadelesi değil; doğrudan yaşam hakkı mücadelesi verdi. Bağımsız Maden-İş öncülüğünde, Ankara’da gerçekleşen bu direniş ve kazanım parçalanmış ve güvencesizleştirilmiş işçi sınıfının kendini bir sınıf olarak kurma çabasının günceldeki somut ifadelerinden biridir. Bu eylemler, dağınık öfkenin kolektif bir güce dönüştüğü momentlerdir. Devletin zor aygıtlarının bu yürüyüşü engelleme biçimi ise, iktidarın hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiğini açıkça göstermektedir. Çünkü devlet, tarafsız bir mekanizma değil; sınıf egemenliğinin örgütlü biçimidir.
Antep’te tekstil işçilerinin mücadelesine yönelik baskılar ve BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması, bu sistemin işçiden ne beklediğini açıkça ortaya koymaktadır: itaat, sessizlik ve gerektiğinde ölüm. Bugünün Türkiye’sinde makbul işçi, hak aramayan işçidir. Çünkü sermaye açısından denklem basittir: maksimum kâr, minimum maliyet. Bu maliyetin içinde insan hayatı da vardır. İş cinayetleriyle bir anda öldürülenler ya da güvencesizlikle, açlıkla, borçla yavaş yavaş ölüme sürüklenenler… Kapitalizm için bu iki ölüm biçimi arasında hiçbir fark yoktur. İçinde yaşadığımız sömürü sistemi, savaşla beslendiği gibi, depremlerle de iş cinayetleriyle de beslenmesini iyi bilir. Ve bu savaşın faturası, mutfakta eksilen bir öğün, ödenemeyen bir kira, karanlıkta bırakılan bir ev olarak karşımıza çıkar. Ekonomik kriz ile savaş politikaları arasındaki bağ, emekçilerin gündelik hayatında somutlaşır.

Bugün içinde bulunduğumuz tarihsel kesitte, savaşın gerçek taraflarını doğru tanımlamak zorundayız. Bu savaş, halkların savaşı değildir. Bu savaş, sermayenin savaşıdır. Bizim savaşımız ise, yaşamı savunma savaşıdır. “Barış, Ekmek, Toprak” şiarı, bir nostalji değil; güncel bir mücadele programıdır. Barış, emperyalist savaşlara karşı duruşu; ekmek, emeğin sömürüsüne karşı direnişi; toprak ise doğanın metalaştırılmasına karşı kolektif savunuyu ifade eder.
Önümüzde iki yol var: Ya sermayenin savaşlarıyla yıkılan bir dünya, ya da emekçilerin kuracağı eşit, özgür, sosyalist bir gelecek!
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın Taksim mücadelemiz!
Yaşasın örgütlü mücadele!
Yaşasın sosyalizm!