Mahir Çayan’ı Tarihin Gürültüsünden Kurtarmak – Sinan C. Keskin

                                                                                                           “kutsal yenilgi!.. şimdiki.

o’na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi

her şeye yeniden başlamanın

kanattıkça”[1]

 

 

Mahir Çayan’ın toplu yazılarının, üzerine yazılarla birlikte genişletilmiş bir edisyonunun geçtiğimiz ay Dipnot Yayınları tarafından yayımlanmasıyla birlikte sosyalist kamuoyu kendisini (yeniden) Çayan’ın mirası ve anlamı üzerine bir tartışmanın içinde buldu.[2]

71 Başkaldırısı’nın İbrahim Kaypakkaya ve Deniz Gezmiş ile birlikte üç büyük önderinden biri olan Çayan, bu tartışmalarda ne yazık ki bugüne dair politik anlamından ve açtığı devrimci teorik ufuktan koparılarak, bugünün kadrolarının iradeleri üzerinde tarihsel bir ipotek kurmanın aracına indirgenmeye çalışıldı.

Kimi, “oradaydım” diyerek tarihsel mevcudiyetini bugüne siyasal bir yetki olarak tahvil etti ve kendisini mirasın tek sahibi ilan etti; geri kalan herkesi ise ihanetle yaftaladı. Kimi, Çayan’ı kendi dar siyasal meşrebine göre yorumlayarak bu sınırların dışına düşen herkesi devrimcilikten aforoz etti. Kimi de Çayan’ın düşüncesinin bugüne dair akademik düşünsel anlamının telif hakkını fiilen kendinde görmeye kalktı. Böylece tartışma, Çayan’ın devrimci teorisinin canlılığını sınayan, bugün mücadeleyi sırtlayan özneleri besleyen bir zemin olmaktan çıktı.

Oysa tarih, bugünün ezilenleri ve sömürülenlerinin elinde “an”ı kuşatan bir politik müdahale silahıdır. Tarih asla bir geçmiş tartışması olmadığı gibi bugünün mücadelesini askıya alacak bir kaçış rampası da hiç değildir. Bu nedenle elimizde olan gerçek anlamda bir devrimci tarih tartışması değil, tarihin “gürültüsü”dür.[3] Altında yatan bilinçli/bilinçsiz dinamik ise bugünün siyasal yetersizliklerini tarihin gürültüsü içinde boğma refleksidir.

Ayrıca, bir yayınevinin hatasıyla sevabıyla yaptığı bir yayıncılık faaliyeti üzerinden sosyalist kamuoyunun böylesi bir tartışma zeminine kadar gerilemiş olması, sadece örgütsel faaliyetin kendi gündemini kurma kapasitesinde yaşanan aşınmayı değil; aynı zamanda her düzeyde yaşadığımız irtifa kaybının tartışmanın taraflarını aşarak devrimci hareketin bütününü vuran yapısal bir zayıflık haline geldiğini de açıkça ortaya koymaktadır.

Son bir politik can çekişmeyle önümüze getirilen ve kerameti kendinden menkul menkıbelerle günden güne beslenen bu tartışma, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek için yola çıkmış bir devrimcinin bizzat kendisinin mülk edinilmeye çalışılması gibi tarihsel ve teorik bir garabete kadar vardı. Oysa “Çayan’ın mirası” üzerinden geliştirilen bu sorular, “devamcılık” tartışması içine hapsedildiğinde, onun teorik ve politik zenginliğini temsil ve sahiplenme ilişkileriyle tanımlanan donuk bir nesneye dönüştürür. Bu indirgeme, yalnızca kavramsal bir hata değil; aynı zamanda devrimci siyasetin maddi zeminini ortadan kaldıran metafizik bir düzlemdir. Çünkü burada belirleyici ölçüt, somut siyasal müdahale kapasitesi değil; geçmişle kurulan sembolik bağın yoğunluğu haline gelir. Kim daha “yakın”, kim daha “aslına uygun”, kim daha “sadık” gibi kategoriler, devrimci siyasetin kurucu mantığının değil, bir tür ideolojik soy kütüğü oluşturma çabasının ürünüdür. Bu ise, devrimci teorinin canlılığını ve tarihsel hareketliliğini değil, donmasını ve kendi içine kapanmasını ifade eder. Bu donukluk günün siyasal görevlerini erteleyen bir bakış açısı üretir.

Tam da bu noktada söylenmesi gereken şudur: THKP-C’li olmak, bir devam zincirine eklemlenmek değil; bu zincirin kendisini kırabilmektir. Çünkü THKP-C’yi tarihsel olarak anlamlı kılan şey, kendisinden önceki hatların “devamı” olması değil, kendi tarihsel anında devrimci bir kopuşu örgütleyebilmiş olmasıdır. Sadece işçi sınıfının bağımsız siyasal devrimci hareketini/partisini yaratmak konusunda kendisinden önceki sağ anlayışlardan kopulmamış, sosyalizmi Osmanlı-Türkiye aydın geleneğinin devleti/vatanı kurtarma anlayışının cenderesine alan bakış açısı da paramparça edilmiştir.

Bu 71 Başkaldırısı’nın bütünü için geçerlidir. O nedenle Çayan tartışması aynı zamanda Kaypakkaya ve Gezmiş tartışmasıdır. Ezcümle, bugün tarihsel geleneklerimizi sahiplenen, 71 Başkaldırısı’nın yatağında bir çizgiden siyaset kurmanın tek anlamlı yolu, o kopuş iradesini bugünün somut koşulları içinde yeniden üretebilmektir.

Aksi durumda ortaya çıkan şey, devrimci bir süreklilik değil; geçmişin bugünü ipotek altına aldığı bir şizofrenik tersine çevrilmedir. Bugünün siyasal görevleri, tarihsel referansların ağırlığı altında ertelenir; müdahale kapasitesi yerini yorum yetkisine bırakır. Böylece devrimci teori, pratiği yönlendiren bir araç olmaktan çıkarak, pratiğin yerine ikame edilen bir tartışma alanına dönüşür.

Gelinen noktada bu tartışmanın karakteri skolastik bir düşünme biçimini andırmaktadır. Bilim tarihinin bilinen bir anekdotudur: 15. yüzyılda kilise “bir atın ağzında kaç diş vardır?” sorusunu tartışır. Eski metinleri karıştırırlar, birbirlerini ikna etmeye çalışırlar, tartışma uzadıkça uzar ama kimsenin aklına gidip ata bakmak gelmez. Nihayet biri çıkıp “dışarı çıkalım, atı bulalım ve sayalım” dediğinde ise tartışma çözülmez; tam tersine o kişi aforoz edilir. Çünkü sorun artık gerçeğe ulaşmak değil, tartışmanın kendisini sürdürmektir. Bugün yürütülen “miras” ve “devamcılık” tartışmaları da tam olarak böyledir. Gerçekliğe, yani bugünün somut sınıf ilişkilerine, siyasal mücadelenin ihtiyaçlarına bakmak yerine; metinler, anılar ve soy zincirleri üzerinden bir hakikat inşa edilmeye çalışılmaktadır. Oysa sokağın hakikati şudur: atın dişleri yok varsa da dökülmüş!

Hep böyle değildi. Doğru sorular devrimci mücadelenin yükseldiği dönemlerde zaten açık biçimde formüle edilmişti, biraz güncellersek: Eğer devrimci gelenek, bir soy zinciriyle aktarılan durağan bir aidiyet değil; her tarihsel momentte yeniden üretilmesi gereken dinamik bir müdahale kapasitesiyse, 71 Başkaldırısı’nın bugüne müdahale kapasitemiz açısından teorik, siyasal ve pratik düzlemde üretkenliği nedir? Bugünün dünyasında, sermayenin küresel yeniden yapılanması, emeğin yeni biçimlerle parçalanması ve güvencesizleşmesi karşısında 71’in sunduğu kopuş perspektifi hem teorik hem örgütsel olarak nasıl yeniden kuracağız? Kırların tasfiye edildiği, drone savaşları, yapay zekanın silahlandırılması gibi gelişmelerle savaşın doğasının değiştiği koşullarda kentleri merkez alan bir güç siyasetini nasıl örgütleyeceğiz? Dijitalleşmiş ve denetim mekanizmalarıyla kuşatılmış bir toplumsal hayatta devrimci öznenin gündelik yaşamını nasıl tasavvur edip inşa edeceğiz? Hem uluslararası ölçekte derinleşen krizler, savaş dinamikleri ve bölgesel çatışmalar bağlamında, hem de Kürt Sorunu bağlamında 71’in devrimci enternasyonalist ufkunu bugün nasıl yeniden üreteceğiz? Ve nihayet: Türkiye Halklarının kesintisiz devrim mücadelesinde, 71 Başkaldırısı’nı tarihsel bir referans olmaktan çıkarıp yaşayan bir politik hatta dönüştürecek olan kolektif maddi zemin ve örgütsel biçimler nelerdir? Çoğaltılabilir.

Bu soruların yanıtları, tarihsel önderlerin yazdıklarının belirli pasajlarını bugüne eklemlemekle, onların amblem ve sloganlarını bir kimlik nişanı gibi taşımakla ya da geçmişin belirli anlarını kutsallaştırmakla verilemez. Aksine, bu tür yaklaşımlar tam da çözülmesi gereken sorunun üzerini örter. Kapitalist zaman ve mekânı parçalayacak Marksist-Leninist bir örgütü yaratma meselesi, tarihsel anlatıların gürültüsüne, menkıbelerin cazibesine ya da sembolik sahiplenme pratiklerine indirgenemeyecek kadar güncel, maddi ve zor bir sorundur; bu nedenle de yanıtı ancak bugünün sınıf ilişkileri, toplumsal çelişkileri ve siyasal mücadele dinamikleri içinde aranabilir.

Böyle bir politik hat, özelde Çayan’ı ve bir bütün olarak 71 Başkaldırısı’nı, ehlileleştirilmiş, ulusalcı anlatılara eklemleme hamlelerini de bertaraf eder. Kürt sorununun çözümünde yeni bir evrenin içinden geçildiği koşullarda bu, Türk ve Kürt halklarının ortak devrimci mücadelesi açısından özellikle önemlidir. Bu topraklarda soykırımcı İsrail’e karşı devrimci mücadelenin işaret fişeğini yakanlar, Gazze soykırımı koşullarında, 71’in enternasyonalist kopuşunun bugün nasıl yeniden üretilebileceğine dair somut bir yön göstermektedir.

Vurgulamak bile gereksiz: Marx’ın ve Lenin’in olduğu gibi 71 Başkaldırısı’nın önderlerinin görüşleri de kendi tarihselliği ve ufkuyla sınırlıdır. Her sabah kapitalist emperyalist düzen kendi yeterliliğini sınıyor ve yeni metalaştırma, sömürgeleştirme ve mülksüzleştirme pratikleri ile hem bizi hem doğayı boyunduruğu altına alıyor. Biz de güncelin mücadelesinde sınanırken, hem kendi yöntemlerimizi hem kendi tarihsel önderlerimizi, ez cümle bütün müktesebatımızı an be an sınamayı, eleştirmeyi, gerekirse yerden yere vurmayı ama tarihsel kopuş iddiasını ayakta tutmayı sürdürmek zorundayız.

Aslında herkes biliyor: Ya menkıbeleri sahipleri ile birlikte bir kenara bırakıp günün örgütünü an’ın müdahalesini örgütleneceğiz ve Çayan’ın siyasal ufku, TikTok’ta kaydıran gençte, Instagram’da sıkışmış hayatta, motorunun üstünde ömrünü tüketen kuryede, tekstilde ortacılık yapan Kürt gençte, depolarda çalışan Suriyeli çocuk işçide, atölyede, müzik yapan Roman kız çocuğunda, çağrı merkezinde sömürülenlerde, işsizler ordusunda bir karşılık bulacak ve yaşayacak; ya da devrimci siyasal tarihin sayfalarından düşünce tarihinin sayfalarına havale olacak, anılara sıkışacak.

Mahir Çayan’ı tarihin gürültüsünden kurtaracak olan da 71 Başkaldırısı’nın bize işaret ettiği cüret de budur. Kesintisiz olan…

 

NOTLAR

 

[1] Turgut Uyar, Pazartesi, Büyük Saat içinde s. 284 (YKY, İstanbul, 2020)

[2] Mahir Çayan, Mahir Çayan Kitabı Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar (Dipnot, Ankara, 2026)

[3] “Gürültü” sözcüğünü, Latife Tekin’in  bu tartışmalarla aynı zamanda çıkan romanı Para Gürültüsü’nden (Can Yayınları, İstanbul, 2026) aldığımı söylemeye lüzum yok.