
17 Ağustos’un yıldönümünde, gündemin yoğun temposuna kapılıp sürüklenmeden önce İstanbul’da yaşayan birçok kişinin aklına kısa bir an için de olsa beklenen İstanbul depremi geldi. Neredeyse kimsenin “olmayacak” demediği, ancak olacağı ihtimaline göre hayatın akışının neredeyse hiç değişmediği bu deprem senaryosunda binlerce binanın yıkılacağı, on binlerce insanın öleceği öngörülüyor — ki bu tahminin iyimser olduğu yorumu da mevcut.[1]
İlk bakışta tuhaf bir durum var. Bu kadar riskli bir kentte nüfusun ve yerleşimin buna göre azalması beklenirken İstanbul hâlâ çoğumuz için bir arzu nesnesi. İnsanlar İstanbul’a gelmeye, burada tutunmaya, burada bir hayat kurmak istemeye devam ediyor. 2020 sonrasında kent iki kez net nüfus kaybı yaşamış olsa da

İstanbul’un nüfusu genel olarak artmayı sürdürüyor. Bu çelişki bizi iki temel soruyla karşı karşıya bırakıyor: Neden İstanbul’da yaşamaya devam ediyoruz? Ve neden İstanbul’da yaşamaya devam edememenin eşiğine geldik?
İlk sorunun cevabı tahmin edilebilir. Sermayenin Türkiye’deki en büyük yoğunlaşma alanlarından biri İstanbul. Sanayi, finans, ticaret, lojistik, inşaat, turizm, kültür ve devasa hizmet sektörü burada toplanıyor. Sermayenin yoğunlaştığı yere emek de çekiliyor. “İstanbul’un taşı toprağı altın” sözü bu nedenle yalnızca popüler bir şehir efsanesi değildi. Türkiye’nin kapitalistleşme ve proleterleşme tarihinin halk dilindeki karşılıklarından biriydi. Toprağından kopan, küçük üreticilikten çözülen, geçim araçlarını kaybeden milyonlar İstanbul’a yalnızca şehrin ışıklarına kapıldıkları için gelmediler. İstanbul, emek güçlerini satabilecekleri yerdi. Fabrikaları, limanları, atölyeleri, şantiyeleri, dükkânları ve daha sonra plazaları, restoranları, otelleri ve çağrı merkezleriyle İstanbul onları çağırıyordu.
Bugün de benzer bir mekanizma işliyor. Kayıt dışı ve asgari ücretin altında çalışan göçmen işçiden uluslararası şirketlerin yüksek ücretli çalışanlarına kadar farklı sınıfsal konumlarda milyonlarca insanın yolu İstanbul’dan geçiyor. Üstelik İstanbul’un çekim gücü yalnızca emeğini satabileceğin işlerin çokluğundan kaynaklanmıyor. Eğitimden kültüre, sanattan eğlenceye, kamusal karşılaşmalardan siyasal yaşama kadar çalışma dışında kalan zamanı değerlendirebileceğin olanaklar da Türkiye’nin geri kalanına kıyasla burada çok daha yoğun. Sermayenin kentte yoğunlaşması, yalnızca emek piyasasını değil, İstanbul’u bir yaşam merkezi haline getiren bütün bu imkânları da kendine doğru çekiyor.
İstanbul’u cazip hale getiren bu yoğunlaşma, bugün onu emekçiler için giderek yaşanamaz hale getiren sürecin de kaynağı. Bunu anlamak için kentin iki farklı değerini birbirinden ayırmak gerekiyor.
Bir ev, içinde yaşayan insan için barınma yeridir. Yatırımcı içinse değerlenmesini beklediği bir varlık. Bir semt de orada yaşayanlar açısından hayatın kendisidir. Gayrimenkul piyasası açısından ise gelecekte değer kazanabilecek bir yatırım bölgesidir. Marx’ın kullanım değeri ile değişim değeri arasında yaptığı ayrım kentin kendisinde bütün çıplaklığıyla görünür hale gelir. İstanbul’da bugün yaşanan mücadele, bu açıdan kentin kullanım değeriyle değişim değeri arasındaki mücadelenin sınıfsal biçimidir.
Bir tarafta kentte yaşamak, barınmak, çalışmak, dinlenmek, çocuk yetiştirmek ve sosyalleşmek isteyen milyonlar var. Diğer tarafta ise kentin arsalarını, konutlarını, kıyılarını, meydanlarını, tarihi yapılarını ve mahallelerini değerlenme aracı olarak gören sermaye.
İstanbul’un bir yatırım ve marka kent olarak yeniden kurulma süreci özellikle 2000’li yıllarda hız kazandı. Bu süreçte kentin kullanım değeri giderek değişim değerine tabi kılındı; konuttan kamusal alana kadar kentin her unsuru, yaşamsal işlevinden önce değerlenme potansiyeliyle ölçülmeye başladı.
Kapitalizm yalnızca kentte faaliyet göstermez; kenti yeniden üreterek de birikir. Bir işçinin emek gücünü her gün yeniden satabilmesi için yalnızca işe gitmesi yetmez. Barınması, beslenmesi, ulaşması, dinlenmesi, sağlık hizmeti alması, çocuklarının eğitim görmesi ve çalışma dışında bir hayat sürdürebilmesi gerekir. Bunların tamamı emek gücünün yeniden üretiminin parçalarıdır. Fakat İstanbul’da bu yeniden üretimin maliyeti her geçen gün daha fazla emekçinin üzerine yıkılıyor.
İstihdam alanları kentin belirli merkezlerinde yoğunlaşmaya devam ederken, emekçiler barınabildikleri daha uzak bölgelere itiliyor. Konut fiyatı düştükçe işyerine mesafe büyüyor. Mesafe büyüdükçe ulaşım gideri ve işe ayrılan zaman artıyor. Böylece İstanbul emekçiden yalnızca fabrikada, ofiste, restoranda, hastanede ya da şantiyede geçirdiği zamanı değil; işe ulaşabilmek için harcadığı saatleri de almaya başlıyor.
Kentte yaşamanın maliyeti yükselirken ücret aynı hızla yükselmiyor. Sonuç giderek daha uzun çalışma saatleri, daha uzun yolculuklar, daha küçük konutlar ve giderek daralan bir yaşam zamanı oluyor. İstanbul’un “imkânları” böylece büyük bir ironinin konusu haline geliyor. Sinemaları, tiyatroları, kitapçıları, konserleri, parkları ve kamusal hayatıyla insanları cezbeden kent, onu var eden emekçilerin bütün zamanını çalışmak ve işe gidip gelmek için tükettiği bir yere dönüşüyor.
Emekçinin kaybettiği yalnızca zamanı da değil. Kent sakinlerinin yıllar boyunca ürettiği yaşam, ilişki ve kültür, gayrimenkul piyasasında değere çevrildikçe yaşadıkları mekân da giderek ellerinden alınıyor. İstanbul’un çelişkilerinden biri tam burada belirginleşiyor: Semti yaşanabilir ve çekici hale getirenler, yarattıkları yaşamın gayrimenkul değerine çevrilmesinin sonucunda o semtten sürülüyor.
Bir semti semt yapan şey binaların toplamı değildir. Sokağın köşesindeki kahvehane, yüz yıllık ağaç, küçük lokanta, sinema, tiyatro, pazar, kitapçı, meyhane, kıraathane, okul, park ve meydan yalnızca fiziksel mekânlar değildir. Bunların etrafında oluşan ilişkiler, alışkanlıklar ve hafıza birikimi, o semtte yaşayan insanların yıllara yayılan toplumsal emeğinin ürünüdür.
Fakat kapitalist kentte tuhaf bir mekanizma çalışır. İnsanlar bir mahalleyi yaşanabilir ve çekici hale getirirler. Mahallenin kültürü oluşur, sokakları tanınır, mekânları ünlenir. Ardından bu toplumsal çekicilik gayrimenkul fiyatlarına tercüme edilir. Semtin kullanım değeri yükseldikçe değişim değeri de yükselmeye başlar. Kiralar ve mülk fiyatları artar; kafeler, restoranlar, butik oteller gelir; mahallenin kendine özgü kültürü pazarlanabilir bir ürüne dönüşür. Sonunda o mahalleyi değerli hale getiren insanların önemli bir bölümü artık orada yaşayamaz.
Üstelik bu süreç yalnızca konutları ve orada yaşayanları değiştirmekle kalmaz; mahallenin kamusal dokusunu da dönüştürür. Merkezden uzaklaşmak zorunda kalan nüfus azaldıkça ya da sınıfsal bileşimi değiştikçe, o nüfusun gündelik yaşamına hizmet eden okulun, sağlık biriminin, pazarın, kültür mekânının ve diğer kamusal alanların varlığı da sorgulanmaya başlar. Kamusal işlevler zayıfladıkça mahalle gündelik yaşam alanı olma niteliğini daha fazla kaybeder; bu kayıp da metalaşmayı ve soylulaşmayı hızlandırır. Kendi kuyruğunu ısıran yılan gibi, yerinden edilme yeni yerinden edilmelerin koşullarını üretir.
2013 Gezi İsyanı’nı izleyen forumlar sürecinin popüler şiarlarından biri olan “ev kira ama semt bizim”, tam da mülkiyet ile kente aidiyet arasındaki bu ayrımı ifade ediyordu.[2][1] Ev kiraydı; ama park, sokak, mahalle, karşılaşmalar ve kolektif yaşam orada yaşayanlarındı. Bugün ise bu sloganın maddi zemini giderek aşınıyor. O seslerin yankılandığı semtlerin birçoğunda emekçiler artık yaşayamıyor; dün gündelik hayatın parçası olan mahalleler bugün ancak çalışmak, buluşmak, eğlenmek ya da eski alışkanlıkları sürdürmek için uğranılan yerlere dönüşüyor.
Bu dönüşümün bir başka yüzü de mahallenin giderek bir yaşam alanından çok tüketim ve turizm alanı olarak örgütlenmesi. Otellerin, restoranların ve kafelerin yanı sıra kamusal ya da kültürel işlev taşıyan mekânların müzeleştirilmesi de bu sürecin parçası haline gelebiliyor. Kentsel belleği canlı tutmak ya da yaratıcı emeğin gelişeceği alanlar açmak yerine kültürü turizm ekonomisinin girdisine dönüştüren bu model, geçmişi korurken onu gündelik yaşamdan koparıyor. Mahalle kendi sakinlerinin yaşadığı bir yer olmaktan çıkıp başkalarının gezdiği, tükettiği ve fotoğrafladığı bir “destinasyon”a dönüşüyor.
Üstelik bu dönüşüm yalnızca İstanbul’un tarihsel merkezlerinde yaşanmıyor. Dün sermaye açısından “çöküntü bölgesi” ya da “dezavantajlı bölge” olarak tarif edilen merkez ve çeper mahalleler, bugün lüks konut projelerinin, alışveriş merkezlerinin ya da kültür-sanat akslarının yeni yatırım alanlarına dönüşebiliyor. Sermaye açısından kentin değersiz alanı yoktur; henüz yeterince değerlenmemiş alanı vardır.
Üstelik İstanbul’daki bugünkü değerlenme ve mülksüzleştirme süreçleri tarihsel olarak boş bir zemin üzerinde yükselmiyor. Gayrimüslimlerin mülkiyetlerinin çeşitli tarihsel dönemlerde zorla el değiştirmesiyle boşalan ya da sahipliği değişen yapılar bugün İstanbul’un en değerli gayrimenkulleri arasında yer alabiliyor. Bir zamanların Rum ya da Ermeni evi bugün yüksek fiyatlı bir restoranın, otelin veya tasarım mağazasının “otantik” dekoruna dönüşebiliyor. Tarihsel mülksüzleştirme böylece yıllar sonra dahi yeni sermaye birikimlerinin maddi zemini olabiliyor.
Tam da burada başlangıçta bıraktığımız deprem meselesine geri dönmek gerekiyor. Çünkü İstanbul depremi, kentin sınıfsal yapısından bağımsız bir felaket olarak düşünülemez. Fay hattı sınıf ayrımı yapmayabilir; fakat depreme karşı korunabilmenin koşulları son derece sınıfsaldır.
Kim sağlam bir binada yaşayabilir? Kim riskli binasını yenileyebilir? Kim dönüşüm maliyetini karşılayabilir? Kim yüksek kirayı ödeyebilir? Kim işine yakın, güvenli bir konuta taşınabilir? Kim dönüşüm sonrasında aynı mahallede kalabilir?
Bu soruların cevapları sınıfsal konuma göre değişir. Bu nedenle kentsel dönüşümün kendisi otomatik olarak toplumsal bir ilerleme anlamına gelmez. Bir binanın depreme dayanıklı hale gelmesi kuşkusuz gereklidir. Fakat yenilenen binanın değeri arttığında eski kiracının artık orada oturamadığı, düşük gelirli mülk sahibinin maliyeti karşılayamadığı ya da bütün mahallenin fiyat düzeyinin değiştiği durumda afet riskinin azaltılmasıyla sınıfsal tahliye aynı anda gerçekleşebilir.
İstanbul’un çelişkilerinden biri burada en sert biçimini alıyor: Kent depreme karşı daha dayanıklı hale gelirken emekçiler için ekonomik olarak daha yaşanamaz hale gelebiliyor. Gerçek bir deprem politikası bu nedenle yalnızca binaları yenilemekle yetinemez. Yenilenen kentte insanların yaşamaya devam edebilmesini de güvence altına almak zorundadır. Aksi halde “güvenli kent”, güvenliği satın alabilenlerin ayrıcalığına dönüşür.
Kentin merkezinden ve giderek değerlenen mahallelerden uzaklaştırılan emekçilerin karşısına ise başka bir emekçi kesimi çıkarılıyor: göçmenler. Yerli ve göçmen işçi aynı düşük ücretli işlere, aynı ucuz konutlara, aynı yetersiz kamusal hizmetlere yöneliyor. Bu nedenle aralarında ortaya çıkan rekabet tümüyle hayali değildir. Fakat rakip yanlış tarif edilmektedir.
Göçmen işçinin düşük ücretli ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasını mümkün kılan emek rejimini göçmen kurmadı. Konutu yatırım aracına dönüştüren sistemi göçmen yaratmadı. Okulun, hastanenin, parkın ya da toplu taşımanın yetersizliğine göçmen karar vermedi.
Buna rağmen sınıfsal öfke yukarıya değil yana doğru çevriliyor. İşçinin karşısına patron değil başka bir işçi, kiracının karşısına gayrimenkul düzeni değil başka bir kiracı çıkarılıyor. Böylece sınıfsal çelişki milliyetçi bir çelişki biçiminde yeniden kodlanıyor. Asıl hedef, kenti emekçilerin elinden alarak sermaye birikiminin aracına dönüştüren düzen, görünmez hale geliyor.
Bütün bunların karşısında kent sakinlerinin karar süreçlerine daha fazla katılması elbette önemlidir. Ancak mülkiyet ilişkilerine ve barınma hakkına dokunmayan bir katılımcılığın sınırı da açıktır.
Mahalle toplantıları yapılabilir. Kent konseyleri kurulabilir. Çalıştaylar düzenlenebilir. İnsanlardan görüş alınabilir. Fakat karar süreçlerine katılan kişi birkaç yıl sonra yükselen kira nedeniyle o mahallede yaşayamayacaksa, bu katılımın maddi zemini ortadan kalkmış demektir.
Kent hakkında söz hakkı vardır ama kentte kalma hakkı yoktur. Bu nedenle kentsel demokrasi, mülkiyet ilişkilerinden ayrı düşünülemez. Katılım ancak kentin kimler için üretildiği sorusuyla birlikte ele alındığında gerçek bir anlam kazanır. Buradan kent hakkının daha radikal anlamına ulaşabiliriz. Kent hakkı yalnızca parklardan yararlanmak, toplu taşımaya erişmek, kültürel etkinliklere katılmak ya da belediye toplantısında söz almak değildir. Bunların hepsi önemlidir, fakat yeterli değildir.
Kent hakkı, kentin nasıl üretileceğine, hangi ihtiyaçlara göre şekilleneceğine ve dönüşümün bedelini kimin ödeyeceğine karar verme hakkıdır. Dolayısıyla İstanbul meselesinin merkezinde bir mülkiyet ve iktidar sorusu vardır.
Kentin geleceğini kim belirleyecek? Gayrimenkul şirketleri mi? Finans sermayesi mi? Büyük yatırımcılar mı? Turizm sermayesi mi? Merkezi idare mi? Belediye bürokrasileri mi?
Yoksa bu kenti her sabah yeniden çalıştıran milyonlar mı? Metroyu sürenler, hastaneleri ayakta tutanlar, yemekleri yapanlar, çocukları eğitenler, çöpleri toplayanlar, binaları dikenler, paketleri taşıyanlar, fabrikalarda üretenler, ofislerde çalışanlar, dükkânları açanlar, sokakları ve mahalleleri her gün yeniden yaşayanlar mı?
İstanbul yolunu “taşı toprağı altın” diyerek tutan milyonlarca emekçinin hayali bugün kötü binalarda deprem korkusuyla yaşayarak, giderek daha uzak mahallelere taşınarak, uzun saatler çalışarak ve hayatlarının giderek daha büyük bir bölümünü işe gidip gelmek için harcayarak sönüyor.
Sermaye açısından ise aynı İstanbul hâlâ devasa bir fırsatlar alanı. Eskinin her semti yarının yatırım aracına, bugünün her “değersiz” alanı geleceğin değerlenme sahasına dönüşebilir.
Bu iki süreç birbirinden bağımsız değil. İstanbul emekçiler için yaşanamaz hale geldiği ölçüde sermaye için daha değerli hale gelebiliyor. Bu nedenle mesele yalnızca İstanbul’un daha iyi yönetilmesi değil. Barınmayı yatırım aracından önce temel hak kabul eden, dönüşüm sonrasında insanların mahallelerinde kalmasını güvence altına alan, kamusal alanı metalaşmaya karşı koruyan, yerli ve göçmen emekçiyi birbirine karşı konumlandıran düzene karşı ortak sınıfsal çıkarı öne çıkaran ve kent üzerindeki karar hakkını onu her gün yeniden üretenlere veren başka bir kent siyasetine ihtiyaç var.
İstanbul’un taşı toprağı hâlâ altın. Fakat artık asıl mesele o altını bulmak değil. Mesele, değeri emekçilerin yaşamıyla üretilen bu kentin kime ait olacağıdır. İstanbul’da yaşayanlar olarak önümüzdeki soru artık açık: Kentsel alanların değişim değerinin bu kadar belirleyici olduğu bir dönemde kullanım değerini nasıl savunacağız? Sosyal belediyecilik adına kurulan katılım mekanizmaları tek başına bu soruya cevap vermiyor. Çünkü kentliye söz hakkı tanınırken aynı kentte yaşama hakkı güvence altına alınmıyorsa katılım giderek biçimsel bir vitrinden ibaret kalıyor.
Bugün yenilenen, depreme dayanıklı hale getirilen ve daha iyi barınma koşulları sunan her bina, aynı zamanda emekçiler için yeni bir dışlanma riski taşıyor. Mahalleler “iyileştikçe” kiralar yükseliyor, mülk değerleri artıyor ve kentin gerçek kullanıcıları daha uzağa itiliyor. Bu zorunlu göçün sonunda yerli ve göçmen emekçiler aynı düşük ücretli işlerde, aynı ucuz konutlarda ve aynı yetersiz kamusal hizmetlerde karşı karşıya geliyor. Rekabet gerçek olabilir; fakat rakip yanlış tarif ediliyor. Sınıfsal öfke yukarıya değil yana çevriliyor ve kenti sermaye birikiminin aracına dönüştüren mekanizma görünmez hale geliyor.
İstanbul’un taşı toprağı altın diyerek bu kente gelen milyonlarca emekçinin hayali bugün kötü binalarda deprem korkusuyla yaşayarak, giderek daha uzağa taşınarak, uzun saatler çalışarak ve hayatın geri kalanına ayıracak zamanı bulamayarak sönüyor. Sermaye açısından ise aynı İstanbul hâlâ büyük bir değerlenme alanı. Eskinin her semti yarının yatırım fırsatına dönüşebilir.
Bu nedenle mesele yalnızca kentin daha iyi yönetilmesi değil. Kentin, onu her gün yeniden üretenlere ait olduğunun kabul edilmesi; barınma hakkının, kamusal alanın ve karar süreçlerine gerçek katılımın mülkiyet ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğinin görülmesi gerekiyor.
Aksi halde kaybedeceğimiz şey yalnızca birkaç mahalle olmayacak. Sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, hafızamızı ve mücadelemizi biriktirdiğimiz İstanbul’un kendisi olacak.
NOTLAR
[1] (2020) 17 Ağustos depremi: Uzmanlar ‘Beklenen Marmara Depremi’ için yapılan hasar tahminleri ve hazırlıklar için ne diyor? https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-53790449
[2] 2013 yazında Gezi Parkı’nın polis tarafından boşaltılmasının ardından park forumları biçiminde örgütlenen süreçte Abbasağa, Maçka ve Yoğurtçu parkları gibi alanlar öne çıktı. Bu forumların çevresinde Abbasağa Dayanışması, Yeldeğirmeni Dayanışması, Osmanağa Dayanışması ve Kocamustafapaşa Dayanışması gibi mahalle örgütlenmeleri gelişti.
