
Bu söyleşide Ralf Ruckus; Özyönetim: Ulusal Egemenlik ve Yerliler ile Göçmenlerin Ayrılması’nın[1] (2020) yazarı Nandita Sharma’yla ulus-devletlerin ortaya çıkışı, “göçmen” figürünün inşası, anti-emperyalist mücadelelerin başarısızlığında sol milliyetçiliğin rolü ve No Borders[2] hareketinin işçi sınıfı içindeki bölünmeleri aşmaya yönelik devrimci bir stratejiye işaret edip etmediği üzerine konuşuyor.
Ralf Ruckus: “Açık Sınırlar Konusunda Solun Argümanı Nedir?” isimli 2019 tarihli kısa bir metinde şöyle diyorsunuz: “Birbiriyle ilişkili iki tahakküm gücü tarafından tanımlanan bir dünyada yaşıyoruz: küresel ölçekte işleyen kapitalizm ve ulus-devletlerden oluşan bir dünya sistemi.”[3] Size göre, kapitalizm ve ulus-devlet sistemi arasındaki bu ilişki tarihsel perspektifte nasıl evrildi? Başka bir deyişle, kapitalizmde devletin inşası açısından “ulus”u örgütleyici bir unsur olarak anlamlı kılan nedir?
Nandita Sharma: Sermayenin kısmen devlet aracılığıyla işlediği ve yeniden üretildiği anlayışı, milliyetçilikte neyin yanlış olduğunu anlamak açısından çok önemli. Devlet iktidarının ulusal biçimi, iki yönlü bir süreç aracılığıyla kritik ve önemli olmuştur. Dünyadaki ilk ulus-devletler, imparatorluk merkezindeki seçkinler ve Amerika’daki sömürgelerde bulunan seçkinler arasındaki mücadele sonucunda Amerika kıtasında ortaya çıkmıştır. Sömürgelerdeki seçkinler, imparatorluğun bölge üzerindeki kontrolünü alaşağı etmek için gerekli halk desteğini milliyetçilik yoluyla toplayabilmişlerdir. Sömürgede yaşayan insanların diğer insanlardan farklı, benzersiz ve tarihsel açıdan ayrı olduğu yönündeki milliyetçi fikir, sömürgelerdeki seçkinlerin siyasi başarısı için hayati önem taşımıştır.
Aynı dönemde, köleliğin kaldırılmasının ardından da ulus-devletler ortaya çıktı. Hem sermaye hem de devlet, işçi sınıfını bölmek için ırkçı kışkırtmaları kullanabileceklerini öğrendi. Eğer işçi sınıfı ırk temelli fikirlerle bölünmüş olmasaydı kölelik mümkün olmazdı. Bazı insanlar beyaz, bazı insanlar ise siyahi olarak tanımlandı ve siyahilik köleleştirilmenin bir koşulu haline getirildi. Köleliği kabul edilemez kılan kölelik karşıtı hareket sayesinde insanları köle olarak ele geçirmek siyasi açıdan meşru olmaktan çıkınca, sermaye başka bir özgür olmayan emek biçimini güvence altına almak istedi. İnsanları bu kez sözleşmeye bağlı işçiler olarak ele geçirmeye başladı ve başta Asya’nın sömürgeleştirilmiş bölgelerinden olmak üzere, sözde “coolie ticareti”ni[4] kurdu. Bu süreçte, işçileri birbirinden ayıran kilit özellik, milliyet veya vatandaşlık statüsü haline geldi.
Elbette ki köleliğin kaldırılmasıyla ırkçılık yok olmadı; aksine, yeni biçimlere bürünerek yeniden yapılandı ve sermaye için önemli bir ayrıştırıcı güç olmayı sürdürdü. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde, ulusun beyaz olarak inşa edilmesi, beyaz işçilerin kendilerine rakip olarak gördüğü “Çinli coolie’ler” (Chinese coolies) olarak adlandırılan iş gücünü ortadan kaldırmaya yönelik kışkırtmaları beraberinde getirdi.
Ulus fikri ve ulusal bir devlet iktidarı biçimi, belki de bu yönetme pratiklerini şu ana kadar en başarılı şekilde gizleyen devlet iktidarı biçimidir. Çünkü ulus, devletin kimin için hükmettiğini temsil eder. İnsanlar kendilerini devletle özdeşleştirirler. Yönetenler, milliyetçiliğin -Benedict Anderson’ın meşhur ifadesiyle- “hayali cemaatleri” birlikte tutan yapıştırıcı olduğunu fark etmişlerdi.[5] Bu toplumların sınıfsal yapısının artık önem taşımadığı varsayılıyordu. Milliyetçiler için sınıf, artık bir çatışma noktası değil, bir iş birliği noktası haline gelmiştir.
Günümüzde, sermaye ve ulus-devlet arasındaki temel ilişki oldukça kritiktir. Solun milliyetçi çizgide kalan kısmıyla ilgili sorun, yalnızca milliyetçiliğe yönelik bir eleştiriden yoksun olmaları değil, aynı zamanda bir devlet eleştirisinden de yoksun olmalarıdır.
Biraz daha sözleşmeye bağlı emeğin[6] ortaya çıkışı ile ilgili konuşalım. Pekin’deki denizaşırı Çinli göçü müzesinde, “coolie”lere, bir başka deyişle sözleşmeye bağlı işçilere ayrılmış bir bölüm bulunmaktadır. Çin’den yedi milyon insan “coolie” haline getirilmiştir; bu sayı, Güney Asya’dan getirilen sözleşmeye bağlı işçilerle birlikte düşünüldüğünde, transatlantik köle ticaretinin boyutlarına yaklaşmaktadır. Çin’den getirilen sözleşmeye bağlı emeğe dair anlatımlar, sokak ortasında kaçırılma olaylarını ve zorla sözleşmeye bağlı işçi yapılma durumlarını da içermektedir. Çincede “coolie” için kullanılan kelime 猪仔 (zhu zai), yani “domuz”dur; insandışılaştırıcı nitelikteki bu terim, söz konusu uygulamayı yeniden köleliğe yaklaştırmaktadır. Sözleşmeye bağlı işçiler arasındaki kadınlara ise 猪花 (zhu hua) denirdi; buradaki zhu “domuz”, hua ise “çiçek” anlamına gelir. Bu da insandışılaştırıcı bir terimi cinsiyetçi bir tanımlamayla birleştirmektedir. Köleliğin kaldırılmasının ardından, plantasyonlar ve madenler gibi kapitalist üretim merkezlerinde köle emeğinin yerini almak üzere sözleşmeye bağlı işçilerin, yani “coolie”lerin getirildiğini; bu yeni emek rejiminin de göçü kısıtlayan sınır kontrollerinin eşzamanlı olarak geliştirilmesini gerektirdiğini öne sürdünüz. Göç kontrol önlemlerinin veya sınır rejimlerinin bu şekilde ortaya çıkışını biraz daha açabilir misiniz?
Radhika Mongia, Britanya İmparatorluğu’nda ilk göç kontrollerinin ortaya çıkışı üzerine önemli tarihsel çalışmalar yaptı.[7] Britanya hükümeti 1807 yılında köle ticaretini sonlandırmış ve 1835 yılında köleliğe dayalı işgücü ilişkilerini sonlandırmaya başlamıştır. Bu tarih aynı zamanda Britanya İmparatorluğu’nun ilk kez göç kontrollerini yürürlüğe koyduğu yıldır. Şeker kamışı plantasyonu sahipleri, kölelik kurumunun işçilere dayattığı disiplinin yokluğunda plantasyonlarının nasıl kârlı kalabileceği konusunda huzursuz ve endişeliydiler. İşçilerin “özgür” olması durumunda, onları nasıl hâlâ ele geçirip hayati tehlike arz eden çalışma koşullarında tutmaya devam edebileceklerini sorguluyorlardı.
Britanya hükümeti ayrıca, köleliğin kaldırılması hareketinin başarısı ve süregelen örgütlenme faaliyetleriyle de mücadele etmek zorunda kaldı. Köleliği başka bir insan grubuyla yeniden hayata geçiremezdi; çünkü o hareket bunu izliyordu. Bu nedenle “coolie”lere, giriş limanında ibraz etmeleri gereken ve kendilerini belirli bir süre işverene bağlayan bir çalışma sözleşmesi imzalatılıyordu; aksi halde ülkeye kabul edilmiyorlardı.
Manidar bir şekilde, Britanya’da giderek bir tür ahlaki reformizm anlayışıyla şekillenen kölelik karşıtı hareket, “coolie” sistemini yeni bir “kölelik” biçimi olarak ilan etti; ancak çözümleri, “coolie” haline getirilen kişilerin özgürleştirilmesi değil, aksine onların Çin’in Britanya kontrolündeki bölgelerinden ya da Britanya Hindistanı’ndan serbestçe ayrılmalarının yasaklanmasıydı. Burada, solun değilse de liberallerin nasıl yeni tahakküm sistemleri kurma çabası içinde olduklarına dair bir örnek görüyoruz.
Yine de insanlar, plantasyon ekonomilerine kabul edilmek için neden bu sözleşmeleri imzalıyorlardı? Bu, “isteyerek” değil, kapitalizmin temelinde yatan zorlamanın bir sonucu olarak gerçekleşti. İster Çin’den ister Britanya Hindistanı’ndan gelen insanlar olsun, kapitalizm giderek artan bir biçimde bu insanların toprağa erişimini ortadan kaldırdı ve ücretli emek dışındaki tüm geçim araçlarına el koydu. Geldikleri ülkelerin ekonomileri sömürgecilik yüzünden mahvolmuştu. Yoksullaştırılmışlardı ve başka bir seçenekleri kalmamıştı. Bu sebeple, bu sözleşmeleri imzaladılar ya da okuma yazma bilmedikleri için çoğunlukla bir “X” işareti koydular.
İngiliz kölelik karşıtları için çözüm, yeni ve sömürüye aşırı açık işgücü kitlelerinin yaratılmasına zemin hazırlayan koşulları doğurmuş olan kapitalizmi ortadan kaldırmak değildi. Bunun yerine, bu insanların yer değiştirmeyip İngiliz Hindistanı’nda veya Çin’de kalmalarını sağlamaya çalıştılar. Burada, insanların hareket etme imkânını ortadan kaldırmanın sorunu bir şekilde çözeceği fikriyle daha o aşamada karşılaşıyoruz. Bu anlamda, günümüzden çok da farklı değil. Hareket, yaşam için hayati önem taşır ve hatta hayat kurtarıcı olabilir; ancak hem geçmişte hem de günümüzde liberaller ve solun bir kısmı, hareketsizliği ve sınır kontrollerini savunmaktadır. Genel olarak, hareket etmenin hayat kurtarıcı olmasının nedenlerini ele almaya pek istekli değiller; çünkü bu aynı zamanda hareket etmemenin neden hayatı tehlikeye atabileceğini ele almayı gerektirir.
Bu sırada, sermaye için itici güç oldukça açıktı. Göç kontrolleri, sermayenin arzuladığı emek sömürüsü koşullarını yaratmak için yeni bir mekanizma sağladı. Bu sözleşme, dünyanın ilk göç belgeleri işlevini görmüş ve belirli bir devletin sınırları içinde işini ya da coğrafi konumunu değiştirme özgürlüğüne sahip olmayan, özgür olmayan bir iş gücü yaratmıştır. Bu durum, devletin işveren adına sözleşmeyi uygulama konusunda yeni ve devasa bir yetkiye sahip olmasını sağladı. Sözleşmeyi vaktinden önce sonlandıran bir kişi, devletin mahkemelerinin kararıyla hapse gönderilebilirdi. Bu, işverenlere bedensel ceza konusunda çok büyük bir yetki verdi. “Coolie”ler, plantasyon patronlarının isteklerini yerine getirmelerini sağlamak amacıyla gözetmenler tarafından kırbaçlanıyor, hatta katlediliyorlardı.
Göç kontrolleri, insanları yakalamanın ve onlara özgür olmayan çalışma koşulları ile iş disiplini dayatmanın bir başka yoluydu —hatta yaşamak için emeğini satabilme imkânının kendisini bile koşula bağlamanın bir yoluydu. Ne var ki, 19. yüzyılın ortalarındaki o erken dönemde, bu tür kontroller günümüzün göçmenlik kontrollerine kıyasla kapsamlı değildi. “Coolie”ler göç kontrollerine tabi tutuluyordu; ancak “coolie” olmayan diğer insanlar, göç kontrollerine tabi tutulmadan hareket edebiliyorlardı.
- yüzyılın başlarında, I. Dünya Savaşı dönemine geldiğimizde bu durum değişir. Rus, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları da dahil olmak üzere bazı büyük imparatorluklar çökmekte ya da çoktan çökmüştür. Avrupa ve Amerika kıtalarında milliyetçi ideolojiler yükselişe geçmiş; devletler ise kimlerin ülkeye kabul edilip kimlerin edilmeyeceği konusunda giderek daha fazla endişe duymaya başlamıştır. II. Dünya Savaşı’nın ardından, göç kontrollerinin artışı, sömürgecilik karşıtı hareketlerin veya ulusal kurtuluş hareketlerinin yükselişiyle eş zamanlı olarak ilerlemiştir. Söz konusu hareketler Asya, Afrika, Orta Doğu ve dünyanın diğer bölgelerinde ortaya çıkmıştır.
1960’lara gelindiğinde, eski sömürgelerin çoğu ulus-devlet haline gelmişti ve her birinin göç ve vatandaşlık kontrolleri vardı. O tarihe gelindiğinde, İkinci Dünya Savaşı’na giren iki büyük imparatorluk —Britanya ve Fransa— çökmüş; her ikisi de ilk göç kontrollerini uygulamaya koymuş ve devlet egemenliğini ulusal bir temelde yeniden örgütlemişti. Bu durum, devlet sınırları arasında serbest dolaşımın artık mümkün olmadığı bir dünyayı pekiştirdi. O andan itibaren, milliyetçiliğin yoğunlaşması ve sertleşmesiyle paralel olarak, göç kontrollerinde de giderek bir sıkılaşma yaşandı.
Liberaller ve sol kesimdeki çoğu kişi, sömürgesizleştirmenin yalnızca ulusal kurtuluş mücadelelerinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünürken, siz imparatorluklardan oluşan dünya sisteminin dağılmasının aslında yeni hegemonik gücün, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin, egemen sınıfının çıkarlarıyla oldukça uyumlu bir şekilde örtüştüğünü açıklıyorsunuz. Bu nokta, günümüzde sol kesimdeki tartışmalar açısından önemli görünüyor. Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?
Ulus-devletler dünyasının yükselişi genellikle ulusal kurtuluş hareketlerine atfedilir ve bu hareketler de sömürgesizleştirme ile özdeşleşmiştir. Bu ciddi bir tarihsel çarpıtmadır; zira açıkça görülüyor ki sömürgecilikten arınmış bir dünyada ya da en azından özgür bir dünyada yaşamıyoruz.
İlk olarak, ulus-devletlerden oluşan bir dünya kurmakla ilgilenenler yalnızca ulusal egemenlik için mücadele verenler değildi. Amerika Birleşik Devletleri de bununla ilgileniyordu. 19. yüzyılın sonlarına doğru, Amerika Birleşik Devletleri, devlet egemenliğini ulusal bir temelde yeniden örgütleme sürecini başlatmıştı. Ülke, ilk göç kontrollerini 19. yüzyılın sonlarında yürürlüğe koymuş ve o tarihten itibaren bu kontrolleri giderek sıkılaştırmıştı. Bu noktada ABD, dünyanın uzak köşelerinden gelen insanları ABD vatandaşı haline getirmekten çok, ulusal temelde bir devlet iktidarı biçimi oluşturmakla ilgileniyordu. Kapitalist bir devlet olarak yükselip dünyanın hegemonik gücü olmayı istiyordu; ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bu hedefi, başta İngiliz ve Fransız imparatorlukları olmak üzere çeşitli imparatorluklar tarafından engellenmişti.
Bu imparatorluklar, ekonomik bakımdan büyük ölçüde kendi içlerine kapalıydı. Örneğin, New York merkezli bir sermayedar Britanya Hindistanı’nda yatırım yapmak isteseydi bu hiç de kolay olmazdı; çünkü Britanya İmparatorluğu, yatırım olanaklarına erişimde kendi imparatorluğu içindeki yatırımcılara öncelik tanıyordu. Böylelikle ABD sermayesinin dünyanın büyük bir bölümüne erişimi engellenmişti.
ABD hükümeti, eski sömürgeleri ulus-devletlere dönüştürmenin, merkezi ABD’de bulunan sermayeye, dünya genelindeki insanların işgücü de dahil olmak üzere, kaynaklara daha fazla erişim imkânı sağlayacağını anlamıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiltere ve Fransa hükümetleri müzakerelerde zayıf bir konumdaydı. Savaşın başlarında ve ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na resmen girmesinden çok önce, Fransa çoktan Nazi Almanyası tarafından işgal edilmişti; İngiltere ise “Blitz” sırasında bombalanıyordu.[8] 1941 yılında, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, Başbakan Winston Churchill’e; ABD’nin İngiltere’nin kendi topraklarını savunması amacıyla daha fazla askeri teçhizat satın alacak paraya sahip olduğunu, ancak bunun karşılığında İngiliz hükümetinin, savaş sona erdikten sonra sömürgelerindeki halklara ulusal kendi kaderini tayin hakkı tanıyacağını taahhüt etmesi gerektiğini belirtmişti.

Roosevelt neden bunu söyledi? Acaba bunun sebebi, ABD’nin sıkça kullandığı söyleme göre, gezegenin geri kalanına “özgürlük ve demokrasinin getiricisi” olması mıydı? Hayır, bu iddia bugün olduğu kadar o zaman da yanlıştı. ABD hükümeti, emperyal pazarların açılmasını istiyordu. Bu pazarları açmanın yolu, söz konusu sömürgeleri “bağımsız” ulus-devletlere dönüştürmekten geçiyordu; böylece ABD hükümeti ya da ABD sermayesi, elinde sözleşmelerle ya da silahlarla kapıyı çaldığında, coğrafi büyüklük açısından olmasa da güç açısından küçük olan bu ulus-devletler, ABD’ye geri çekilmesini söyleyecek kadar güçlü olamayacaklardı. Elbette İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, devlet kapitalizmiyle örgütlenmiş SSCB de aynı oyuna katıldı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası ulus-devletlerden oluşan yeni dünya düzeninin özü buydu. Açıkçası, bunun; artık birer ulus-devlet olan o eski sömürgelerdeki insanlarca ya da Zengin Dünya’daki[9] sol kesimce nasıl görülmediğini anlamıyorum. Ulusların kendi kaderini tayin hakkının gerçekte nasıl işlediğini görmemek nasıl mümkün olabilir? Ulusal kendi kaderini tayin ilkesi, Birleşmiş Milletler tarafından 1949’daki kuruluş belgelerinde büyük bir coşkuyla dile getirilmişti. “Birleşmiş Milletler” terimi, Başkan Roosevelt tarafından İkinci Dünya Savaşı sırasında ortaya atılmıştır. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi Bretton Woods kurumları ise, ulusların kendi kaderini tayin hakkıyla birlikte dünyanın sermayeye imparatorluklar dönemine kıyasla çok daha fazla açıldığı bu yeni düzende, ABD tarafından kurulmuş, yönetilmiş ve onun hâkimiyeti altında şekillenmiştir.
Özellikle eski sömürgelerde bu süreci yaşamak zorunda kalan insanlar açısından bunun nasıl bir dehşet yarattığını görmek yerine, süreç hâlâ bir tür kurtuluş olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle meseleyi ciddi biçimde yeniden düşünmek gerekiyor.
Bence hem o dönemde hem de bugün hâkim olan anlatı, sömürgeci güçlerden kurtulmanın maddi bir çıkar sağlayacağı fikrine dayanıyor. Bu anlatı özellikle 1917 Rusya’sı ve 1949 Çin’i deneyimlerinden besleniyor. Her iki örnekte de Lenin ve Stalin’in ulusal kurtuluş anlayışı izlendi. Lenin ulusların kendi kaderini tayin hakkına dair solcu anlayışı ortaya koydu, daha sonra Stalin, Sovyetler Birliği’nde “tek ülkede sosyalizm” kavramını hayata geçirdi ve Çin Komünist Partisi de yine Stalin’in bu kavramını benimsedi. Yetmiş ya da yüz yıl sonra bunun iç yüzünü görmek kolaydır; ancak o dönemde, entelektüeller de dahil olmak üzere sömürgecilik karşıtı hareketlerin başlıca aktörleri, bunun kurtuluşa giden yol olduğuna gerçekten inanıyorlardı.
Ben bu konuda senin kadar olumlu bir yorum yapmıyorum. Örneğin, ben Hindistan’da doğdum. Anne ve babam, Hindistan sömürgesinin İngiliz tebaası olarak dünyaya gelmişlerdi. Büyükannem ve büyükbabam sömürgecilik karşıtı hareketin savaşçılarıydı. Bence ulusal bağımsızlığın ardından Hindistan’ı kimin yöneteceği çok açıktı; bu ne köylüler ne de işçiler olacaktı. Bu, açıkça bir elit projesiydi. Her ulusal kurtuluş projesinin içine işlemiş olan ırkçılık, eğer biri sizinle aynı sözde ırktan ise, sizin çıkarlarınızı gözetecektir şeklindeki bu sahte umudun bir parçasıydı. Örneğin, Nehru tarafından yönetilmek, İngiliz kralı ya da kraliçesi tarafından yönetilmekten çok daha iyi olacaktı. Bu ulusal kurtuluş hareketlerinin merkezinde, tıpkı diğer tüm ırkçılık biçimlerinde olduğu gibi Biz ve Onlar ikiliğine dayanan köklü bir ırkçılık yatar. “Bizim” aynı ırktan olduğumuz, “onların” ise başka bir ırktan olduğu düşüncesi, egemenliğin temelini oluşturan sınıf ayrımlarını görmezden gelmemize olanak tanır.
Egemenliğin sınıfsal temelini göz ardı etmek, bu tür bir egemenliğin devam etmesine olanak tanır; çünkü egemenliğin altında yatan temel nedene karşı mücadele etmiyoruz. Hindistan Britanya İmparatorluğu tarafından değil de Hintliler tarafından yönetilmeye başlandığında ne olduğunu biliyoruz. Hayat çok daha kötü bir hal aldı. Günümüzde Hindistan’daki insanlar arasındaki eşitsizlik, Britanya emperyalizmi döneminde olduğundan çok daha büyük. Elbette ki bu, emperyalizmin geri dönüşünü savunan bir argüman değildir; milliyetçiliğe karşı bir argümandır. Milliyetçilik sorunları çözmez. Hindistan 1947’de bağımsızlığını ilan etti. “Kalkınma” projeleri adına insanların topraklarını doğrudan kamulaştırdı ve sermayenin de aynısını yapmasına izin verdi. İnsanların emeği sömürüye açık hale getirildi. O dönemde bazı insanlar —özellikle de topraklarından edilen ve yoksullaşanlar— neler olup bittiğini gördü ve anladı: yeni bir yönetici grup iktidara geliyordu. Peki, nasıl oluyor da seksen yıl sonra geri kalanımız hâlâ bunu göremiyor?
Katılıyorum, ancak çeşitli sömürgecilik karşıtı hareketler arasında, bu örnekte Hindistan ile Çin arasında, farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Çin’de 1930’larda ve 1940’larda, köylüler ve işçiler ile entelektüeller ve feministler de dahil olmak üzere pek çok insan, ulusal kurtuluş ve iç savaşın ardından eskisinden çok daha iyi bir duruma kavuşacaklarına gerçekten inanıyordu. Peki, 1940’ların sonu ve 1950’lerin başında Hindistan’da, o dönemde insanlar neyi umuyorlardı? Bu örneklerde sömürgesizleştirmenin nihai sonuçları konusunda sizinle aynı fikirdeyim, ancak o dönemde kendi kaderini tayin hakkı yoluyla iyileşmeler sağlanacağına dair umut ne kadar güçlüydü?
Bu devrimleri destekleyen insanların, devrimin içinde bulundukları koşullardan —ve elbette ortaya çıkan sonuçtan— çok daha iyi bir geleceğe yol açacağına inanmadıklarını söylemiyorum. Özgürleşmeye dair büyük hayalleri ve umutları vardı. Ayrıca sömürgecilik karşıtı hareketlerin hepsi milliyetçi bir biçimde ortaya çıkmamıştı. Milliyetçi olmayan, hatta milliyetçilik karşıtı olan bu özgürleşme hareketlerine dair tarihsel incelemeler konusunda gerçekten büyük bir eksiklik var. Gerçekten de bu hareketlerin neye benzediği, taleplerinin neler olduğu ve nasıl yenilgiye uğratıldıkları hakkında yeterince bilgiye sahip değiliz.
Demeye çalıştığım şu: Bu ulusal kurtuluş hareketlerinin liderlerinin, sömürgecilik karşıtı mücadeleyi farklı bir özgürleşme biçimine değil, milliyetçi bir kurtuluş anlayışına yönlendirirken ne yaptıklarının farkında olmadıklarına ikna olmuş değilim. Nehru gibi birinin, kullandığı tüm sosyalizm söylemlerine rağmen, Hindistan’daki bir köylünün ya da yoksul bir ücretli işçinin yaşamına dair ciddi bir kaygı taşıdığını düşünmüyorum.
Sizin de söylediğiniz gibi, 1960’larda ve 1970’lerde milliyetçilik ve ulus-devletler dünya genelinde bir norm haline gelmişti. O on yıllarda, daha sonra küreselleşme olarak adlandırılan bir süreç; yani devletin etkisinin azaldığı ve sermayenin dünya genelinde daha kısıtlamasız bir şekilde hareket ettiği bir dönem başladı. Folker Fröbel, Jürgen Heinrichs ve Otto Kreye tarafından ilk kez 1970’lerin sonlarında yayımlanan Uluslararası Yeni İşbölümü (The New International Division of Labor) adlı kitaba göre, sermaye “merkez” ülkelerdeki artan ücretlerden ve yoğunlaşan mücadelelerden kaçarak dünyanın diğer bölgelerine kaydı.[10] Bu tür yer değiştirmeler, yeni sanayi merkezlerine doğru işgücü göçü dalgalarını tetikledi; göçmen işçiler de imalat, madencilik, tarım ve ev içi hizmetler gibi alanlarda çalışmaya başladı. Aynı zamanda, hem giriş kısıtlamaları hem de sınırların askerileştirilmesi açısından sınır kontrolleri yeniden sıkılaştırıldı. 1990’larda başlayan “No Borders” hareketinde yer aldığınızı biliyorum. Son birkaç on yılda sınırların giderek daha fazla askerileştirilmesiyle birlikte göç kontrollerinin de giderek daha da sıkılaştırılmaya devam etmesini nasıl açıklıyorsunuz?
1980’lerde başlayan uluslararası göç artışı, neoliberalizmin siyasi olgunlaşmasıyla birebir örtüşmektedir. Neoliberalizmin aslında 1960’ların sonlarında başladığını, ancak siyasi olgunluğa ancak 1980’lerde ulaştığını söyleyebilirim; nitekim bu durum, Zengin Dünyanın refah ve düzenleyici devletlerinin ortadan kaldırılması yoluyla uygulanan neoliberal kemer sıkma politikasına “alternatif yok” diyen ve bu sözüne neredeyse hiç itiraz edilmeyen İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’da somutlaşmıştır.
Neoliberalizm, sermayenin genişlemesini de beraberinde getirdi. İnsanların topraklarının giderek daha büyük bir kısmı, kalkınma projeleri gerekçesiyle devlet tarafından ele geçirildi ya da gasp edildi. Geçim amaçlı küçük ölçekli tarımın büyük bir kısmı birleştirilerek büyük ölçekli kapitalist tarıma dönüştürüldü. Asya ve Afrika’daki kırsal ekonomiler çöktü. İnsanların kentlere göç etmesiyle birlikte kentleşme süreci hız kazandı. Başka seçenekleri kalmadığı için kentlere göç ettiler; çünkü artık hayatta kalmanın tek yolu ücretli bir iş bulmaktı. Ancak kentlerde de yaşamlarını sürdürmeye yetecek bir ücret kazanmayı başaramadılar. 1980’lerde uluslararası göçün artması, neoliberalizmin bir reddiydi. İnsanlar, artık yaşayamadıkları devletlerden ayrılıyorlardı.
Uluslararası göçün artmasıyla birlikte, dünyanın dört bir yanındaki devletler –özellikle de Zengin Dünyadaki ülkeler– yalnızca göçü daha fazla kısıtlamakla kalmadı, aynı zamanda insanların sınırı geçtikten sonra başlarına gelecekleri de daha sıkı bir şekilde kontrol etmeye başladı. Örneğin, Zengin Dünyadaki birçok devlet, topraklarına giren çoğu kişiye yasal ve kalıcı bir göçmenlik veya ikamet statüsü tanımayan politikalar uygulamaya koydu. Bu kişilere en iyi ihtimalle geçici bir statü verildi; bu da onları işverenlerin talepleri karşısında işgücü olarak daha da savunmasız bir konumda bıraktı. Devletler, özünde sözleşmeye bağlı emek programları olan daha fazla geçici iş programını uygulamaya koydu. Göçmen işçilerin işverenlerini değiştirmelerine izin verilmediği gibi, kalıcı oturma izni alma hakları da tanınmadı. Bununla birlikte, devlet nezdindeki “belgesiz göçmen” kategorisi de genişledi. Amerika Birleşik Devletleri gibi yerlerde, herhangi bir yılda ülkeye giren insanların büyük çoğunluğuna hiçbir statü verilmedi. Bu kişiler “yasadışı” konumuna düşürüldü ve dolayısıyla işverenlerin talepleri karşısında daha da savunmasız hale getirildi.
1980’lerde aşırı sağ, dünya genelinde yeniden yükselişe geçti. Bugün iktidarda olan faşist rejimlerin kökenleri belki de bundan daha eskiye dayanıyor olabilir, ancak 1980’ler önemli bir dönemdi. Bu faşist güçler, tam da ulusu savunma gerekçesiyle yeniden yükseliyordu. Ulusun, ya “buraya ait olmayan” insanlar ya da “yabancı sermaye” tarafından “istila edildiğini” iddia ediyorlardı. Dünyadaki tüm sorunlar, “yabancılar” adı verilen bu belirsiz gruba atfediliyordu. Faşistler; “ulusal” bir toprağın “ulusal” işçilere, “ulusal” sermayeye ve kendi “vatandaşlarını” koruyan güçlü bir ulus-devlete sahip olması durumunda her şeyin yoluna gireceğini iddia ediyorlardı.
Sol, bu süreçlere ilişkin analizinde ve bunlara verdiği tepkide büyük bir başarısızlık sergiledi. Bu başarısızlığın temelinde, sermayenin “ulusal” olduğu fikri yatmaktadır. Bu fikir, örneğin Frantz Fanon’a ve onun 1950’lerde “ulusal burjuvazi”ye dair yaptığı uyarıya kadar uzanmaktadır. Peki ya ‘küresel burjuvazi’? Ya kapitalizmi, ‘ulusal’ bir süreç olarak değil; önce emperyal devletler, ardından ulus-devletler çerçevesinde işleyen küresel bir güç olarak düşünürsek?
Solun başarısızlığı, sermayenin küresel faaliyetleriyle ve bu faaliyetlerin tek tek ulus-devletler üzerinde kurduğu güçle başa çıkamamasında yatıyordu. Sermaye giderek genişleyip daha fazla yere ve insana temas ederken, solun siyasi tepkisi, buna yanıt vermesi gereken siyasi topluluğu daraltmak oldu. Bu tepki ulus sınırları içine hapsedildi; bu da kimin ulusun “gerçek” bir üyesi olduğu ve hangi grupların dışlandığı sorusunu gündeme getirdi. Sermaye küresel ölçekte genişledikçe, siyaset bu milliyetçi kabuğa hapsedildi ve giderek daha fazla insan ulusun dışında bırakılmaya başlandı.
Şimdi günümüze dönelim. Milliyetçiliği tartıştığımızda, egemen sınıfların milliyetçiliği toplumsal direniş biçimlerini veya devrimci faaliyetleri bölmek amacıyla kullanmaya yönelik bir geçmişe sahip olduğu açıktır. Fakat milliyetçilik yalnızca yukarıdan değil, aşağıdan da kullanılmaktadır. Aşağıdan, Beverly Silver’ın “sınır çizme” olarak adlandırdığı şey için milliyetçi ve ırkçı kategorileri kullanmaya yönelik dar görüşlü bir hırs söz konusudur. Bu durum, Amerika’daki MAGA[11] hareketi ve başka yerlerdeki sağcı hareketlerde rol oynasa da yalnızca sağa özgü değildir; belirli sol hareketlenmelerde de görülmektedir. Bu konudaki görüşlerinizi; özellikle de milliyetçiliğin yukarıdan ve aşağıdan kullanımının ardındaki mantık ve motivasyonun neler olduğunu ve bunların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu öğrenmek isterim.
Bu ikisini birbirine bağlayan şey, göçmen karşıtı siyasettir. Bu, pek çok gerçek sorunun nedenini yanlış bir şekilde “yabancı” ve özellikle de “göçmen” olarak tanımlayan bir siyaset anlayışıdır. Söz konusu siyaset, göçmenler ortadan kalktığı takdirde her şeyin yeniden yoluna gireceğini öne sürer. İnsanlar iyi işlere, sağlık hizmetlerine ve barınma imkânlarına —görünüşe göre göçmenlerin insanların elinden aldığı tüm şeylere— kavuşabilecektir.
Hindistan’da Başbakan Narendra Modi, Müslümanları, Hristiyanları veya Sihleri göçmen haline getirmektedir. Onlardan Hint ulusunun bir parçası olduklarını kanıtlamalarını talep ediyor; gerekli belgeleri sunamadıkları takdirde ise Hint vatandaşlığı reddedilerek yasa nezdinde göçmen veya vatandaş olmayan kişiler haline getiriliyorlar. Benzer gelişmeleri, Başkan Donald Trump’ın ülkede yasal olarak bulunan insanları “yasa dışı göçmen” statüsüne dönüştürmeye çalıştığı Amerika Birleşik Devletleri’nde de görüyoruz. Aynı türden argümanlara, günümüzde Avrupa genelinde yükselişte olan aşırı sağcı partilerde de rastlanmaktadır.
Göçmenlere duyulan nefret, onların şeytanlaştırılması ve insandışılaştırılması, bu iki farklı siyasi anlayışı birleştiren unsurdur. Oysa göçmen, ulus-devletlerin yarattığı bir figürdür. Ulus-devletlerin göç ve vatandaşlık yasaları tarafından inşa edilen bir figürdür. İyi işlere, nitelikli sağlık hizmetlerine veya uygun fiyatlı barınma olanaklarına neden sahip olmadığımızı ya da birbirimize neden bakamadığımızı konuştuğumuzda; pek çok insan, ulus-devletten veya her bir ulus-devlet üzerinde gücü olan küresel sermaye güçlerinden ziyade “göçmen”i suçlamaktadır.
En iyi ihtimalle, tıpkı insanların “Trump kötü ama iktidara başka biri gelene kadar beklememiz lazım, o zaman her şey çok daha iyi olacak” demelerinde olduğu gibi, tek bir hükümeti işaret edebiliriz. Fakat çoğunlukla ulus-devletin kendi yapısına ve bu yapının küresel sermayenin işleyişinin bir parçası olduğuna dikkat çekmeyiz. Göçmen karşıtı siyasetin öne sürdüğü mitler hakkında gün boyu konuşabiliriz: Örneğin göçmenlerin suç işleme olasılığının daha yüksek olduğu, ulusal ekonomiye katkı sağlamadıkları veya onlara ihtiyaç duyulmadığı, vb. iddialar doğru değildir. Göçmen karşıtı söylemlere karşı çıkmak için bunları tekrar edip dururuz, ancak bu kategorinin en başta neden var olduğunu nadiren sorgularız. Neden vatandaşlar ile göçmenler arasında bir ayrım yapılmaktadır? Ve bu ayrım, milliyetçilik ve kapitalizm projesini aslında nasıl beslemektedir? Milliyetçiliği eleştiremediğimiz sürece ne olup bittiğini göremediğimiz bir ideolojik tuzağın içindeyiz.
Yakın zamanda harekete geçerek ‘göçmenlerin’ yanında yer alan insanlar bile, çoğu zaman kendilerine atfedilen ‘vatandaş’ kategorisini ya da terörize edilen insanlara atfedilen ‘göçmen’ kategorisini sorgulamazlar. Bunun yerine, insanlar genellikle “daha adil göçmenlik yasaları”, “daha fazla erişim” ve benzeri liberal klişeleri öne çıkarırlar. İhtiyacımız olan şeyin göçmenlik sistemlerinin tamamen ortadan kaldırılması olduğunu görebilen çok az kişi vardır. “No Borders”, milliyetçilerin parçası olmayı hayal bile edemeyecekleri bir devrimdir.
1789 Fransız Devrimi bağlamında milliyetçilik genellikle özgürleştirici bir kavram, yani feodal düzenin kalıntılarına karşı gerçekleştirilen burjuva devriminin bir aşaması olarak görülür. İnsanları birleştiren, demokrasinin düşünülebilir olduğu “modern” bir devlet inşa eden “iyi” bir milliyetçilik fikri, sol kesimde milliyetçiliğe duyulan inancın neden bu kadar güçlü olduğunu açıklamada hâlâ önemli bir rol oynamaktadır. Ulus-devletler olmasaydı, kapitalizm bugün işlediği biçimde işleyemezdi. Ancak burada bir çelişki söz konusudur; zira insanlar hâlâ —ilk bakışta kulağa olumlu bir kavrammış gibi gelen— “kendi kaderini tayin” dilini kullanarak özgürleşmeden bahsetmektedir.
Ulus fikrinin ortaya çıkışına yakından baktığımızda, bir ulus oluşturmaya yönelik en erken çabaların bile sınıflar arası bir ittifak kurma, yani emekçileri, kendi çıkarlarının egemen sınıfın çıkarlarıyla örtüştüğüne ikna etmeye yönelik olduğunu görürüz. Bu nedenle, milliyetçiliğin içinde barındırdığı özgürleştirici fikirlere pek de ikna olmuş sayılmam.
Fransız Devrimi bağlamında ulus kavramı üzerine pek çok söylem vardır. Ancak Fransa, o devrimin ardından bir ulus-devlet olmadı. Bir imparatorluk devleti, bir imparatorluk oldu. Ulus kavramı, milliyetçilik ideolojisi ve devlet egemenliğinin ulusal bir temelde yeniden örgütlenmesi —yani devletlerin ulus-devlet haline gelmesi— arasındaki farkı dikkatle gözetmeliyiz. Kendilerini “ulus” olarak gören insanlar olmuştur; fakat içinde yaşadıkları devlet bir ulus-devlet değildi.
Katılıyorum, ancak solun bir kesiminin milliyetçiliğe, sözde özgürleştirici bir kavrammış gibi yaptığı atıfları da hesaba katmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu atıflar, gerçekte yaşananlara değil, o fikirlere dayanmaktadır. Devlete, özgürleşmenin gerçekleşmesine yardımcı olabilecek bir yapı olarak yapılan bu olumlu atıflar —şüphesiz çarpık bir anlayıştır— ancak günümüzde solun en büyük iki akımı olan sosyal demokrasi ve Marksizm-Leninizm içinde hâlâ güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Her iki akım da milliyetçiliğe ve devlete başvurur. Sol kesimden insanlar, sömürgecilik sonrası ulus-devletlerin yeni sınıf egemenliği biçimlerinin ortaya çıkmasıyla sonuçlandığını kabul etseler bile, birçoğu hâlâ “Filistin Yanlısı Hareket”e aktif biçimde katılmakta ve bir Filistin devletinin durumu değiştireceği yanılsamasını sürdürmektedir. Onlar, her halkın kendi ülkesine sahip olmayı hak ettiği fikrini savunurlar. Filistin buna yalnızca bir örnektir; Tayvan ise bir diğeridir. Ne yapılabilir? Başka röportajlarınızda, sınır ötesi dayanışmayı ve “No Borders” hareketini desteklememiz gerektiğini belirtmiştiniz. Bu gayet makul, ancak tek başına yeterince etkili görünmüyor; zira insanlar “No Borders” eylemlerine katılsalar da yine de Filistin ulus-devletini savunmaya devam edebiliyorlar. Kapitalizm ile küresel ulus-devlet sistemi arasındaki temel bağlantıya dikkat çekmiştiniz. Siyasi açıdan bu, yalnızca şu ya da bu devleti devirmekle yetinemeyeceğimiz, hepsini birden devirmemiz gerektiği anlamına geliyor. Bu konuda ne gibi düşünceleriniz var?
İnsanların gerçekten özgür olabileceği bir dünya çağrısının önündeki temel engel, milliyetçi siyasete duyulan inancın sürmesidir. Ve belirttiğiniz gibi, milliyetçi siyaset özünde yalnızca ırkçılıktan beslenmekle kalmaz; tıpkı Asya ve Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketleri gibi, “aynılık”a dair belirli bir ırkçı inançtan da beslenir. Bu anlayış, eğer hepimiz Filistinli, Keşmirli, Kürt veya Hawaiili olursak ve “biz”, “ulusumuz” ile onun “ulusal toprakları” üzerinde egemenlik kurarsak, barış ve özgürlüğün kaçınılmaz olmasa da mümkün olacağını öne sürmektedir. Buradaki “biz” ifadesi, dışlayıcı bir nitelik taşır. Sonuçta, egemen özne Filistinli, Keşmirli, Kürt veya Hawaiili değilse, “Filistin egemenliği” —ya da Keşmir, Kürt veya Hawaii egemenliği— ne anlama gelir ki? Ulusal yönetim biçimi, egemen özneye dair ırksallaştırılmış bir bakış açısına dayanır.
Ne yapılmalı? İşe siyasi eğitimle ve —ulus-devletlerden çok daha eski bir olgu olan— milliyetçiliğin var olduğu her dönemde milliyetçilik karşıtlığının da var olduğunu göstermeye yönelik kararlı bir çabayla başlamalıyız. Başından beri var olan, milliyetçilik karşıtı o özgürleştirici hareketlerin tarihini gün yüzüne çıkaralım. Daha Fransız Devrimi döneminde bile, devrimci bir bakış açısıyla milliyetçiliğe karşı yazan insanlar vardı. Bu tarih büyük ölçüde unutulmuş durumda. Solun milliyetçilik karşıtı kendi tarihi yoktur; bunun yerine bize sürekli olarak tarihin milliyetçi versiyonları dayatılmaktadır.
Yalnızca her bir ulus-devletin içinde bir sınıf egemenliği bulunduğunu değil, aynı zamanda her bir ulus-devletin sermayenin insanların yaşamına girdiği temel zemin olduğunu da çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya koyacak bir siyasi eğitime ihtiyacımız var. Haklısın: sadece “No Borders” diye haykırmak yetersiz. Ancak “No Borders” hareketinde sevdiğim şey, ister “No Borders” adlı siyasi hareketin tam anlamıyla birer üyesi olsunlar ister olmasınlar, “göçmen” konumuna itilmiş insanların “Bakın, isteseniz de istemeseniz de bu ulusal sınırı geçeceğim; çünkü yaşamak istiyorum.” demeleridir.
Özünde, bu eylem dünyanın nasıl örgütlendiğini sorgulamaktadır. Sınırlar yalnızca devlet iktidarının ve kapitalizmin günümüzdeki örgütlenme biçiminin birer belirtisi olmakla kalmaz; aynı zamanda, mevcut ulus-devlet temelli kapitalist dünya sisteminin varlığını sürdürebilmesi için dayandığı bölünmeleri normalleştirmenin ideolojik temelini de oluşturur.
Dolayısıyla, bunun son derece önemli bir hareket olduğunu düşünüyorum; ancak sizin de belirttiğiniz gibi, ortada çelişkiler mevcut. Yakın zamanda, bir yandan “No Borders”, diğer yandan ise yerli halkların ulusal ve topraksal egemenliğini de savunan belirli bir oluşum hakkında yazdım.[12]Bu iki yaklaşımın nasıl bir arada var olabileceğini sorguluyorum. İhtiyacımız olan şey, ırkçı tahayyülleri gerçekten sorgulamaktır. Bizim bir “halk” olduğumuz ve bu “halkın” dünyadaki belirli bir yeri kontrol etme hakkına sahip olduğu fikrini sorgulamalıyız. Aynı şekilde, bir halkın isterse başka insanların orada yaşamasını engelleyebileceği ya da onlara “ulusal” normlara göre nasıl yaşamaları gerektiğini dayatabileceği düşüncesini de sorgulamalıyız. Bu tahayyül oldukça yaygındır. “No Borders” demenin ne anlama geldiğini netleştirmemize yardımcı olacak bir siyasi eğitime ihtiyacımız var; mesele yalnızca sınırların ortadan kaldırılmasıyla ilgili değil, esasen milliyetçilik karşıtı bir yurttaşlık anlayışıyla[13] ilgilidir.
Devam eden Filistin yanlısı hareket sırasında, normalde kapitalist devleti ve genel olarak etno-milliyetçiliği eleştirecek olan sol kesimden insanlar bile; olumlu bir kavram gibi Filistin “ulusu” veya “Filistin halkının kendi devleti” gibi, başka zaman kullanmayacakları terimlere yöneliyorlar. Peki sol, bölgede İsrail veya Yahudi kökenli insanlarla Filistin kökenli insanların birlikte hareket ettiği ve birbirleriyle dayanışma kurduğu örneklere yönelmek yerine neden bu tutumu benimsiyor? Daha genel bir ifadeyle bu durum, gruptaki farklı kesimlerin birlikte yaşayıp birlikte hareket ettiği varsayımıyla milliyetçiliklerin ötesine geçen, milliyete veya “bir halk” kimliğine sıkı sıkıya bağlı olmayan tarihlerin ve pratiklerin yeniden sahiplenilmesinin bir parçası olabilir.
İşte tam bu noktada, “No Borders” hareketinin pratiği devreye giriyor. Burada, “vatandaş” ve “göçmen” arasında kurgulanan ayrımlara karşı bir araya gelen insanlar görüyoruz. “Göçmenlerin” faaliyetlerini destekleme konusunda son derece aktif olan “vatandaşlar” var. Daha da iyisi, devletin dayattığı bu kategorileri reddeden ve başka bir toplumsal oluşum olarak birlikte hareket eden “vatandaşlar” ve “göçmenler” var.
Filistin bayrağı taşıyarak sokakta yürümekle ilgili oldukça rahatsız hissettim ve bunu yapmayı reddediyorum. Sömürgeleştirdiği ve soykırım uyguladığı insanların hayatlarını mahvetmeye devam eden İsrail devletinin eylemlerine karşı mücadeleyi sonuna kadar destekliyorum. Ancak Filistinli olarak tanımlanan insanların sorunlarını bir Filistin ulus-devletinin çözeceği fikrini dahi düşünebilmemiz, özgürlüğün ne olduğuna ve özgürlüğün var olabilmesi için nelerin gerektiğine dair bir analiz ve hayal gücü eksikliğini gözler önüne sermektedir. Bir Filistin ulus-devletinin, Filistinli olarak tanımlanan insanlara neler yapabileceğini anlamak için, Filistin Yönetimi’nin bu insanlara verdiği zararlara bakmamız yeterlidir.
“Filistinli olmayan bir kişi olarak, orada ne olması gerektiği konusunda kim oluyorsun ki bir şey söylüyorsun?” diye sormak da o daha geniş ırkçı tahayyülün bir parçasıdır. Yalnızca o ulusal kurtuluş modelini destekleme izniniz var. Filistin ulus-devletine yönelik muhalefetim konusunda sık sık sessiz kalmam söylenir, çünkü “ben kimim ki Filistin halkının ne isteyip ne istemediğini söyleyebilirim?” Ve elbette insanlar şunu da söyleyecektir: “Çoğunluk ulusal kurtuluşa dayalı bir devlet istiyor, sen kimsin de bunu onlara çok görüyorsun?” Oysa bir düşünceyi ya da talebi —özellikle de hegemonya karşıtı bir düşünce ya da talebi— dile getirebilmek için kurtuluş mücadelesi veren insanlarla aynı kimliği paylaşmak gerektiği fikri, gerici bir düşünce biçimi olarak sorgulanmalıdır.
Bir kadın size “Maddi açıdan kocama bağımlı bir ev kadını olmaktan çok mutluyum” dediğinde, “Peki o zaman, mutlu olduğunu söylüyorsan, öyle olsun!” mu demelisiniz? Hayır, bunun yerine, kendimize dair algımızın, egemenlerin bize aşıladığı bilgi anlayışını nasıl yansıttığını her zaman çözümlemeliyiz. Maddi açıdan kocaya bağımlı olmanın gerçekte ne anlama geldiğini ve bunun kişinin özgürlüğünü nasıl kısıtladığını sorgulamalıyız. İdeoloji ile gerçeklik arasındaki farka dikkat etmeliyiz. Bu farkı görmemizi sağlayacak bir siyasi eğitime ihtiyacımız var. Bu, günümüzde solun karşı karşıya olduğu büyük sorunlardan biridir. İnsanları bir özgürlük hareketi etrafında örgütlemiyoruz; çünkü çoğu zaman egemenlerin ideolojilerini benimsiyor ve bunları kurtuluş ilkeleriymiş gibi sunuyoruz.
Birkaç yıl önce ABD’deki gösteriler sırasında, göçmen aktivistlerin ellerinde Amerikan bayraklarıyla yürümeleri dikkatimi çekmişti. Ben, hiçbir ulusal bayrağın asla taşınmayacağı siyasi çevrelerden geliyorum; oysa burada, kökenlerinin bulunduğu bölgelerin yıkıma uğramasında payı olan emperyalist geçmişe sahip bir ülkenin bayrağıyla bile ortaya çıkmışlardı. ABD’li yoldaşlar bunun aidiyetle, “haklar” talep etmekle ilgili olduğunu açıkladılar. Şu anda, göçmenleri ICE baskınlarına[14] karşı desteklemeyi amaçlayan önemli bir hareket var. Bazı gösterilerde insanlar ellerinde Meksika bayraklarıyla yer aldı. Bu da benzer bir çelişki. Bir yanda, insanların belgeleri olup olmadığına bakılmaksızın sınırları geçmekte özgür olmaları gerektiği yönünde bir iddia var. Ve bu insanların ABD’de kalma çabalarını ve daha iyi bir hayat için mücadelelerini desteklememiz gerekiyor. Öte yandan, “ulusal” bir topluluğa veya bir tür “ulusal” aidiyet hissine, ABD’nin hâlâ farklı kökenlerden gelen insanların bir araya gelip bir “ulus” oluşturduğu bir kültürel kaynaşma modeli olduğuna açık bir atıf mevcut. Bu konudaki görüşleriniz ve bu hareketin içindeki deneyimleriniz nelerdir?
Kuşkusuz, insanların haklarını ve aidiyet duygularını ortaya koymalarının ya da belirli bir “ulusa” ait olarak görülmeyi talep etmelerinin pek çok farklı yolu, ulusal bayrakların taşınmasıyla kendini gösterir. Bana göre bu, ulus-devlet hegemonyasının bir işaretidir. Bu hegemonya, yalnızca insanların kendilerini ulusal özneler olarak görmeleri anlamında değil, aynı zamanda bu düzenin günümüzün siyasal düzeni olarak kalmaya devam etmesi anlamındadır da. Bir kişinin vatandaş olup olmaması ya da toplumsal açıdan bir yere ait olarak görülüp görülmemesi, aslında büyük bir fark yaratır.
İşte bu yüzden, bu bayrak sallama eylemini —ve insanların bir ulusa aidiyetlerini ortaya koydukları diğer pek çok yolu— ulus-devletlerin insanlara dayattığı bir tür şantaj olarak görmeliyiz. Bir ‘ulusun’ bayrağını taşımadığımızda, gerek hukuken gerek toplumsal olarak o ulusun parçası sayılmayabilir ve bunun sonucunda şiddete maruz kalabiliriz. Solun sorumluluğu, yalnızca böyle bir bakış açısını reddetmek değil, aynı zamanda dünyada var olmanın başka bir yolunu sunmaktır.
Bunu ne onaylıyorum ne de buna katılıyorum; ancak insanların “ait olma” çabasıyla veya bir tür “hak” iddiasında bulunabilmek amacıyla ya ulusal aidiyet ya da “kültürel kaynaşma” söylemini kullanma yönünde üzerlerinde oluşan baskıyı anlıyorum. Bugün içinde yaşadığımız yapı budur: “Haklara” yalnızca ulus-devletler bunları tanımaya istekli olduğu ölçüde sahibiz ve devletler bu hakları “vatandaş olmayanlar”a kıyasla “vatandaşlar” için tanımaya daha istekliler. Yine de anlamak yetmez. Gerçek bir çıkış yoluna ihtiyacımız var. Ve bu çıkış yolunu sunmak, solun siyasi görevidir. Her yeni nesli, milliyetçiliğin içi boş ölçütleri üzerinden bir yere ait olduğunu kanıtlamaya zorlamak ve bunu başaramadığında şiddetle tehdit etmek gerçekten gerekli mi? Bu nasıl savunulabilir?
1970’lerde İtalya veya Almanya gibi ülkelerde, en ileri ya da ilerici mücadelelerin göçmen işçilerin mücadeleleri olduğu açıktı. Bu mücadeleler; sermayenin, devletin, yerel sendikaların ve beyaz üstünlükçülerin saldırılarına karşı direnmek zorundaydı. Süregelen çatışmalara ve çelişkilere rağmen göçmenlerin bu toplumlarda kendilerine yer açmaları anlamında, bu mücadeleler başarıya ulaştı. Bu, devam eden bir süreçtir; zira göç karşıtı söylemler ve yeni kısıtlamalar, kapitalist merkez toplumların tamamının göçmen emeğine bağımlı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu aynı zamanda, göçmen işçilerin mücadelelerinin büyük olasılıkla toplumu değiştirme çabalarının merkezinde yer almaya devam edeceği anlamına gelir. Bence sol bu konuda bir rol oynayabilir, ancak ritmi ve tonu belirleyen şey toplumsal mücadeleler, özellikle de göçmen işçilerin mücadeleleridir. Bu bağlamda sol, potansiyel olarak bir katalizör rolü üstlenebilir ve yeni mücadelelerin önünü açabilir. Ne var ki sol milliyetçiliği ya da ulusların kendi kaderini tayin hakkına yapılan vurgular, işçi sınıfı hareketlerinin ulusal sınırları ve kapitalizmi ortadan kaldırabilmesini kolaylaştırmak yerine, yalnızca engelleyecektir.
Evet, “göçmen”, özellikle de resmî belgeleri olmayan “göçmen” olarak sınıflandırılan insanları kesinlikle sol hareketlerin bir parçası olarak görüyorum. Ancak solun bazı kesimleri, onları yol arkadaşları olarak görmeyi reddediyor. Arkadaşım Bridget Anderson milliyetçiliğin yaydığı mitlerden birinin “göçmenler için kötü olanın vatandaşlar için iyi olduğu” olduğunu her zaman söyler. Oysa “göçmenlerin” verdiği mücadelelere bakıldığında açıkça görülüyor ki, eğer onlar bu mücadeleleri kazanabilselerdi, hepimizin durumu çok daha iyi olurdu.
Tarihsel olarak işçi sınıfının bazı kesimleri, göçmenlerin girişinin yasaklanmasını veya sınır dışı edilmelerini savunarak ırkçı stratejiler benimsemiştir; ancak nihayetinde bu, aslında kendi aleyhlerine işlemiştir. Bu tür bir kışkırtma, “göçmenlerin” emeğini daha da ucuzlatırken, aynı zamanda işçi sınıfının bütününü ve mücadeleleri kazanma kapasitesini siyasi açıdan zayıflatmıştır.
Bundan daha iyi bir yol mevcut; nitekim “Wobblies” (Dünya Sanayi İşçileri ya da IWW)[15] gibi bazı gruplar, sırf soğukkanlı ve pragmatik bir bakış açısından bakıldığında dahi sermaye ve devlet tarafından işçiler arasına dayatılan ayrımları reddetmenin mantıklı olduğu konusunda ısrar ederek, emekçiler arasında yaratılan ırkçı ve milliyetçi bölünmelere karşı mücadele yürütmüşlerdir. Eğer sermaye ve devlet, iş, ücret ve çalışma koşullarında farklılıklar yaratmak amacıyla cinsiyet, ırkçılık veya vatandaşlık statüsü gibi unsurları kullanamasaydı, kolektif olarak sermayeye ve devletlere karşı mücadele etme gücümüz çok daha fazla olurdu. Wobblies ve diğer bazı gruplar bölünmemizi kabul etmezsek hepimiz kazanırız diyen klasik argümanı kullanmışlardı. Milliyetçilik, bizi bu gerçeği kavramaktan sürekli uzaklaştırarak işler. Irkçılık ve cinsiyetçilikte olduğu gibi, meselenin özü de budur.
R.R.: Bu oldukça ilginç konuşma için çok teşekkürler.
Not: Kesintisiz Faaliyet, çevirisini yayınladığı makalelerde aktarılan tüm görüşleri benimsemek zorunda değildir. Amacımız ilginç veya faydalı olabileceğini düşündüğümüz çeşitli görüşleri/perspektifleri paylaşmaktır.
Fotoğraflar: Peter Turnley
Kaynak: https://illwill.com/antinationalism (21 Haziran 2026)
NOTLAR
[1] Nandita Sharma, Home Rule: National Sovereignty and the Separation of Natives and Migrants, Duke University Press, 2020.
[2] No Borders, 1990’larda özellikle Avrupa’da belirginleşen; sınır kontrollerine, göçmenlerin gözaltına alınmasına ve sınır dışı uygulamalarına karşı serbest dolaşımı savunan, merkezi olmayan hareket ve ağların genel adıdır. (çev.n.)
[3] Cihan Aksan, “What Is the Left Case for Open Borders?,” Krytyka Polityczna, February 13, 2019. Bkz. https://krytykapolityczna.pl/political-critique-archive/left-case-open-borders/
[4] Coolie ticareti özellikle 19. yüzyılda Çinli ve Hintli emekçilerin sözleşmeye bağlı işgücü olarak sömürge plantasyonlarına, madenlere ve başka emek yoğun üretim alanlarına taşınmasını ifade eden ırkçı ve aşağılayıcı nitelik taşıyan tarihsel bir terimdir. (çev.n.)
[5] Benedict Anderson, Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. Revised Edition, Verso, 2006
[6] Metindeki ‘sözleşmeye bağlı emek’ (indentured labour), işçinin belirli bir süre bir işverene bağlandığı; işini ve bulunduğu yeri değiştirme özgürlüğünün ciddi biçimde sınırlandırılabildiği emek rejimini ifade eder. (çev.n.)
[7] Radhika Mongia, Indian Migration and Empire. A Colonial Genealogy of the Modern State, Duke University Press, 2018.
[8] Blitz, Nazi Almanyası’nın 1940–1941 yıllarında başta Londra olmak üzere Britanya kentlerine yönelik yoğun hava bombardımanı için kullanılan addır. (çev.n.)
[9] Özgün metinde “Rich World”. (çev.n.)
[10] Folker Fröbel, Jürgen Heinrichs, and Otto Kreye, The New International Division of Labour: Structural Unemployment in Industrialised Countries and Industrialisation in Developing Countries, Cambridge University Press, 1980.
[11] MAGA, Make America Great Again (‘Amerika’yı Yeniden Büyük Yap’) sloganının kısaltmasıdır ve Donald Trump etrafında şekillenen siyasal hareketi ifade etmek için de kullanılmaktadır. (çev.n.)
[12] Nandita Sharma, “No Borders: Demands for Freedom of Movement in an Age of Nation-State,” in Border Abolitionism: Migrant Struggles and the Law, edited by Nicholas De Genova and Daniel Morales, Duke University Press, 2026.
[13] Özgün metinde “anti-national citizenship”. (çev.n.)
[14] Immigration and Customs Enforcement (ICE), ABD İç Güvenlik Bakanlığı bünyesinde göçmenlik yasalarının uygulanması, gözaltı ve sınır dışı işlemlerinde görev alan federal kurumdur. (çev.n.)
[15] Industrial Workers of the World (IWW/Dünya Sanayi İşçileri), 1905’te kurulan ve işçilerin sanayi temelinde örgütlenmesini savunan sendikal örgüttür. Üyeleri ve hareket çevresi ‘Wobblies’ adıyla anılır. (çev.n.)




