Ekolojik Krizin Yeni Pazarı: Greenwashing ve Yeşil Kapitalizm

okuma süresi: 7 dk.

Türkiye ile birlikte dünyanın pek çok coğrafyasında iklim konusunda yeni dönüşümlerin kapısı aralanıyor. Uzunca bir dönem sıcaklık artışları, atmosferdeki sera gazı birikimi ve bunların yaratacağı sonuçlar göz ardı edildi; iklim krizinin kendisi dahi çeşitli çevrelerce abartılı bir ‘kıyamet balonu’ olarak sunuldu. Bugün geldiğimiz aşamada ise artık krizin varlığından çok, onun boyutlarını ve sonuçlarını tartışıyoruz.

İklim krizi, insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin soyut biçimde bozulmasının değil, bu ilişkinin kapitalist üretim tarzı tarafından sermaye birikiminin ihtiyaçlarına tabi kılınmasının sonucudur. Sanayi Devrimi’nden bu yana sermayenin sürekli genişleme zorunluluğu daha fazla enerji, hammadde, toprak ve pazar talep ederken; fosil yakıtlara dayalı üretimden madenciliğe, ormansızlaşmadan toprağın ve suyun metalaştırılmasına uzanan bir ekolojik tahribat yaratmıştır. Bunlar sistemin tesadüfi aşırılıkları değil, sermaye birikiminin tarihsel biçimleridir. Bu nedenle iklim krizi yalnızca atmosferin ısınması değil; kapitalist üretim ilişkilerinin doğayla kurduğu ilişkinin küresel ölçekte krize girmesidir.

Fakat kapitalizm, yarattığı bu krizi ortadan kaldırmak yerine onu yeni bir sermaye birikim alanına dönüştürüyor. Bir zamanlar iklim değişikliğinin gerçekliğini tartışmaya açan şirketlerin reklamlarında bugün “sürdürülebilirlik”, “karbon nötr”, “geri dönüşüm” ve “yeşil dönüşüm” sözcükleri eksik olmuyor. Kapitalizm devreye aldığı pazarlama stratejisi ile yıkımın sorumluluğunu değil, yıkımın üzerine sürdüğü yeşil boyayı konuşturuyor. Greenwashing, yani yeşil aklama, tam da burada karşımıza çıkıyor. Yeşil aklama en basit anlamıyla bir şirketin, ürünün, yatırımın ya da politikanın çevresel etkilerini olduğundan daha olumlu gösterme pratiğidir. Ancak onu yalnızca bir reklam hilesi olarak görmek yetersiz kalır. Çünkü yeşil aklama yalnızca bir şirketin kendisini çevreci göstermesine değil, ekolojik krizin nedenlerinin ve faillerinin yeniden tarif edilmesine de hizmet eder.

Bunun çarpıcı örneklerinden biri BP’nin kişisel “karbon ayak izi” kampanyasıdır. Petrol devi BP, 2005 yılında internet sitesinde insanların hane kaynaklı karbon salımlarını hesaplayabilecekleri bir karbon ayak izi hesaplayıcısını kullanıma sundu. Şirket aynı yıl kendi ürünlerinden kaynaklanan CO₂ emisyonlarını yaklaşık 570 milyon ton olarak hesaplıyordu.[1] Böylece ekolojik sorumluluk tartışmasının merkezine fosil yakıt üretiminin örgütlenme biçimi yerine bireyin otomobil kullanımı, elektrik tüketimi ve gündelik tercihleri yerleştirilebiliyordu. Anjum ve Aziz bu süreci, iklim politikalarında sorumluluğun giderek bireysel yaşam tarzı tercihlerine kaydırılması anlamında “sorumluluğun bireyselleştirilmesi” olarak tanımlar. Yazarlara göre bu yönelim, devletlerin ve şirketlerin yapısal sorumluluğunu seyrelterek yurttaşı kolektif siyasal özne olmaktan çok “iklim bilincine sahip tüketici” konumuna iter.[2]

Mesele insanların tüketim alışkanlıklarının önemsiz olması değil, milyonlarca insanın nasıl yaşayacağını belirleyen üretim ve altyapı sistemleri değişmeden sorumluluğun bireysel tercihler üzerinden tarif edilmesidir. Yeşil aklamanın ideolojik gücü de burada yatar: Yıkımı gizlemekle kalmaz, failin kim olduğunu da değiştirir.

Ekolojik Krizden Sermaye Birikimine

Yeşil aklama, daha geniş bir yapının, yeşil kapitalizmin meşruiyet mekanizmalarından biridir. Yeşil kapitalizm, ekolojik krizin yarattığı zorunlulukları mevcut mülkiyet ve üretim ilişkilerini değiştirmeden yeni piyasalara dönüştürür. Karbon kredileri, yeşil finansman, sürdürülebilir yatırım fonları, elektrikli otomobiller, kritik mineral madenciliği ve sayısız “çevreci” tüketim ürünü bu yeni alanın parçaları haline gelir. Burada sorun, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçişin ya da daha düşük karbonlu teknolojilerin gereksiz olması değildir. Sorulması gereken başka bir sorudur: Bu dönüşüm hangi toplumsal ilişkiler içinde, kim tarafından, kimin ihtiyaçları için ve bedeli kime ödetilerek gerçekleştiriliyor?

Elektrikli otomobil bunun iyi bir örneğini sunuyor. Fosil yakıtlı araçların yerini elektrikli araçların alması belirli koşullarda emisyonların azaltılmasını sağlayabilir. Kapitalist çözüm, otomobil merkezli ulaşım sistemini sorgulamak yerine aynı modeli elektrikli otomobil metası üzerinden yeniden üretmeye yöneliyor: motor ve enerji kaynağı değişiyor, ulaşımın toplumsal örgütlenmesi değişmiyor. Üstelik elektrikli araç bataryalarının ihtiyaç duyduğu lityum, kobalt, nikel ve diğer mineraller Latin Amerika’dan Afrika’ya ve Asya’ya uzanan yeni bir madencilik dalgasını beraberinde getiriyor. Böylece bir coğrafyada “yeşil dönüşüm” olarak görünen süreç, başka bir coğrafyada toprak, su, ucuz emek ve doğal kaynaklar üzerindeki baskının yoğunlaşması biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Limak’ın “Yeşil” Portföyü

Limak’ın Siirt’te Botan Çayı üzerinde bulunan Alkumru Barajı ve Hidroelektrik Santrali 2011 yılında işletmeye alındı. Limak’ın kendi verilerine göre santral 275,52 MW kurulu güce ve yıllık ortalama 881 milyon kWh üretim kapasitesine sahip. Daha dikkat çekici olan ise şirketin Alkumru HES için oluşturduğu “yeşil” portföy. Santral 2013 yılında Verified Carbon Standard kapsamında Karbon Azaltımı Sertifikası aldı; Limak yıllık 475 bin ton CO₂ emisyon azaltımı sağlandığını belirtiyor. Projeye ayrıca Sosyal Karbon Sertifikası da verildi.[3] Şirketin yeşil aklamanın iyi bir örneği olan sürdürülebilirlik söyleminde karşımızda karbon azaltan, yenilenebilir enerji üreten ve “sosyal katkı” sağlayan bir yatırım var. Botan’a şirket raporlarının dışından bakıldığında ise bu yeşil vitrinin ardındaki maddi tahribat görünür hale geliyor. Nurettin Özgen ve Sabri Karadoğan’ın Alkumru ve Kirazlı barajlarının mekânsal etkilerini incelediği çalışma, toplam 546 bin 900 metrekare tarım alanı ile yaklaşık 746 bin 470 metrekare orman alanının baraj suları altında kaldığını; akarsu boyunca uzanan hidrofit flora ve fauna ekosistemlerinin zarar gördüğünü, balıkların göç ve üreme süreçlerinin engellendiğini ve çok sayıda türün yaşam alanının etkilendiğini ortaya koyuyor. Araştırmacıların vardığı sonuç daha da açıktır: Barajların çevreye verdiği zarar sağladıkları yarardan fazladır ve ortaya çıkan kısa vadeli kazanımlar, doğal ortam üzerinde yarattıkları uzun vadeli kayıpları ortadan kaldırmamaktadır.[4]

Bir tarafta karbon sertifikaları, sürdürülebilirlik raporları ve “temiz enerji” söylemi; diğer tarafta enerji üretiminin gerçekleştirildiği coğrafyanın flora, fauna, akarsu sistemi ve toplumsal yaşam üzerinde bıraktığı maddi izler. Sonuç ortada, esas mesele, hangi enerjinin üretildiği kadar enerjinin kimin mülkiyetinde, hangi ihtiyaç için, hangi ölçekte ve hangi ekolojik bedelle üretildiğidir. Kapitalist yeşil dönüşüm tam da bu soruları görünmez kılmaya çalışır.

Metabolik Yarılmayı Gizlemek

Greenwashing’in üzerini örttüğü daha temel çelişki ise insan ile doğa arasındaki maddi ilişkinin kapitalist üretim tarafından parçalanmasıdır. Marx için insan doğanın karşısında duran dışsal bir varlık değildir. Emek süreci aynı zamanda insan ile doğa arasındaki maddi alışverişin, yani toplumsal metabolizmanın bir biçimidir. Kapitalist üretim ise bu metabolizmayı toplumsal ihtiyaçlara göre değil, sermayenin genişleme zorunluluğuna göre düzenler.

John Bellamy Foster’ın Marx’ın ekoloji düşüncesinden hareketle yeniden ortaya koyup sistematikleştirdiği metabolik yarılma kavramı tam da bu noktayı tarif eder: sermaye birikiminin örgütlediği toplumsal metabolizma ile doğanın maddi yeniden üretim koşulları arasında giderek derinleşen bir kopuş ortaya çıkar. Sermayenin zamanı büyümek zorundadır. Doğanın ise kendi yenilenme süreleri, maddi sınırları ve döngüleri vardır. Çatışma buradadır.[5]

Kapitalizm yalnızca doğayı tahrip etmez; insan ile doğa arasındaki maddi alışverişi sermaye birikiminin ihtiyaçlarına tabi kılar. Toprağın ne kadar dinlenebileceğini, nehrin hangi hızda akacağını, ormanın ne kadar büyüyeceğini ya da atmosferin ne kadar karbon taşıyabileceğini piyasanın kârlılık beklentileri belirleyemez. Fakat sermaye, kendi genişlemesini sürdürebilmek için bu sınırları sürekli aşmaya yönelir. Doğayı sömürmeye devam ederken “sürdürülebilirlik”, yeni maden sahaları açarken “enerji dönüşümü”, doğayı metalaştırırken “yeşil ekonomi” der. Böylece kapitalizmin büyüme zorunluluğu tartışmanın dışına çıkar; tartışma hangi şirketin daha çevreci, hangi ürünün daha geri dönüştürülebilir olduğuna indirgenir.

İklim krizi, tükettiğimiz ürünlerin rengini biraz daha yeşile çevirerek çözülebilecek vitrinsel bir sorun değildir. Fosil yakıtlardan çıkış, yenilenebilir enerji yatırımları ya da enerji verimliliği ancak üretimin kimin denetiminde, hangi ihtiyaçlar için ve hangi toplumsal bedeller pahasına örgütlendiği sorusuyla birlikte anlam kazanır. Aksi halde “yeşil dönüşüm” yalanı, krizin maliyetini emekçilere yükleyen, doğayı yeni yatırım alanlarına açan ve sermayeye yeni kârlılık olanakları yaratan başka bir birikim modeline dönüşür.

Bu nedenle ekolojik mücadelenin öznesi daha bilinçli tüketiciler değil, kendi yaşam alanları ve üretim koşulları üzerinde söz ve karar hakkı talep eden örgütlü toplumsal güçlerdir. İşçilerin, köylülerin, kent yoksullarının ve yaşam alanlarını savunan yerel mücadelelerin ortak bir siyasal hatta buluşmadığı bir ekolojik dönüşüm mümkün değildir. Enerjinin, toprağın, suyun ve doğal varlıkların nasıl kullanılacağına şirketlerin yatırım kararları değil, toplumsal ihtiyaçlar ve kolektif irade yön vermelidir.

Yeşil aklama bu sorular etrafındaki siyasal çatışmayı bireysel tercihler meselesine indirgerken üretim araçlarının mülkiyetini, kâr zorunluluğunu ve sermayenin sınırsız genişleme ihtiyacını görünmez kılar. Buna karşı gerçek bir ekolojik dönüşüm, ancak bu ilişkileri hedef alan, yaşam alanlarını ve emeği birlikte savunan örgütlü bir mücadeleyle kurulabilir.

NOTLAR

[1] BP, Sustainability Report 2005, s. 41.

[2] Gulnaz Anjum ve Mudassar Aziz, “Responsibilized and Powerless? Unpacking the Individualization of Climate Mitigation”, Energy Research & Social Science, c. 133, 2026, 104585.

[3] Limak 2025 Faaliyet Raporu. Bkz. https://www.limak.com.tr/files/LimakFaaliyetRaporu2025.pdf

[4] Nurettin Özgen ve Sabri Karadoğan, “Mekânsal Etkileri Bakımından Hidroelektrik Santrallerin (HES) SWOT Analizine Göre İncelenmesi: Alkumru ve Kirazlı Barajları Örneği (Siirt)”, Coğrafya Dergisi, sy. 26, 2013, s. 21–45.

[5] John Bellamy Foster, “Marx’s Theory of Metabolic Rift: Classical Foundations for Environmental Sociology”, American Journal of Sociology, c. 105, sy. 2, 1999, s. 366–405, DOI: 10.1086/210315.